Zihinsel Redd-i Miras

Birçok açıdan kötü durumda olduğumuzu düşünen biriyim. Özellikle fikirsel anlamda oldukça kısır bir dönemden geçiyoruz diyebilirim. Birbirimizin yankı odasında sloganvari fikirlerimizi olanca özgüvenle beyan etmekten hoşlanıyoruz. Bunun artık yeni bir formu da var: Sanki 70’li yıllardaymışçasına dergi çıkarmak.

Hakkıyla yapıldığında oldukça faydalı olabileceğini düşünmekle birlikte, maalesef uğraşılan işlerin ya kariyerizm ya da rol yapmak olduğunu çıkarıyorum. Kaldı ki zaten bunun örneklerini -yüzlerine vurulunca sinirleniyor olsalar da- parti başkanlarıyla çekilen reklamvari fotoğraflar ile görmüştük, görmeye de devam edeceğiz gibi duruyor. Her ne kadar iddialı sözler kullanılsa da en ufak bir anlaşmazlıkta sonuç çocuklar gibi kavgaya düşmek oluyor. Hal böyle olunca insan aslında bir idealin veya iyi niyetin değil bencillik ve kariyer arzusunun hüküm sürdüğünü görüyor.

Bütün bu bencilliğin ve fikirsel kısırlığın içerisinde haliyle umutsuzluğa sürükleniyorum. Bu umutsuzluğun sonucunda ise fikirsel temelimi sorgulamaya ve inandığım şeylerin aslında pek de gerçek olmadığını düşünmeye başladım. Bunlardan biri Kemalizm. Her ne kadar içimdeki düşünce farklı olsa da, dışarıda gördüğüm Kemalizm çok basit, hatta çoğu zaman komik. Kemalizm’den anlaşılan şey geçmişin yankısı aslında. Bu yankılama işinden başka bir şey yapılamıyor. Hâlâ daha 30’lu yıllardaymışız gibi konuşuluyor. İnsanlar kendilerine bir figür seçip onun ağzıyla konuşuyor. Tırnak içerisinde sözler havada uçuşuyor. Haliyle üretim yapılamıyor ve entelektüel bir ortam yaratılamıyor. Bu konunun bahsi geçtiğinde “Hayaletlerle savaşıyoruz” tepkisini vermeyi hep sevmişimdir. Evet, geçmişin hayaletleri ile savaşıyoruz ve hatta yetmiyor, hayaletleri birbirleri ile savaştırıyoruz. Geriye kalan ise gerçeklikle bağı kalmamış tarihsel figürler ve ucube bir ideoloji oluyor.

İdeolojilerin ucubeleşmesine sebep olan şeylerden biri de bu rol yapma işi aslında. Bu dergilerin birçoğu anma platformu olmaktan öteye gidemiyor. Herkese yaranma çabasıyla her gün birinin ölüm yıldönümü anılıyor. Menderes’in, Özal’ın veya Türkeş’in anılmasına ramak kaldı. İdeolojilerden dem vuran bunca insanın, herkesi içine almaya çabalayarak düşüncelerini ideolojiden ziyade aşureye çevirmeleri birçok şeyin muğlak kalmasına sebep oluyor. Doğal olarak bu muğlaklık içerisinde birçok eleştiri geliyor ve bunlara hakkıyla cevap verilemiyor. Gelen eleştiriler bu düşünceyi samimiyetle benimsemiş ve bilinçli bir şekilde ideolojisine uygun düşünüp hareket eden insanları da zan altında bırakıyor.

Değişim istiyoruz. Ama insan kendisini değiştirmeden bırakın toplumu, çevresindekilere bile etki edemez. Değişim, insanın kendisinden başlar. Geçenlerde Kino’nun değişimden bahsettiği Перемен (Peremen) şarkısının Youtube yorumlarından birinde Viktor Tsoi’ye atfedilen bir söz gördüm, şu an sözün gerçekten ona ait olması değil de sözün doğruluğu beni ilgilendiriyor. Rusçam olmadığından haliyle yapay zekaya çevirttim, şöyle diyor yorumda:

“Ben değişim derken, bilincin her türlü dogmadan; sürekli ‘yukarı’ bakan o küçük, değersiz, umursamaz insanın basmakalıp yapısından kurtulmasını kastediyordum. Ben somut yasalar, kararnameler, çağrılar, genel kurullar veya kongreler değil; bilincin kendisinde bir değişim bekliyordum.”

Anlamamız gereken asıl nokta bu. Parti isimleri, siyasi ve tarihsel figürler, çıkarılan dergiler, bunlar nasıl ve ne ölçüde değişirse değişsin, nasıl yorumlanırsa yorumlansın, değişimi sağlayamazlar. Özü aynı olduktan sonra parti isimleri istediği kadar değişebilir. İçimizi değiştirmediğimiz sürece istediğimiz kadar farklı dergi çıkarabiliriz. At gözlüğüyle baktığımız sürece istediğimiz kadar tarihsel figürü örnek alabiliriz. Bunların hiçbirinin bize faydası yok. Sadece güzel birer reklam olabilirler, belki iyi bir şey yapmış olma düşüncesi ile yanlış bir iç rahatlığı sağlayabilirler, belki iyi bir kariyer kazandırabilirler. Ama değişim sağlayamazlar.

Peki ne yapmalı? Yazmaya elbette ara vermeyeceğiz. Ancak daha yaratıcı olmaya özen gösterebiliriz. Tekrar tekrar aynı meselelerin üzerinde faydasızca kalem oynatmak ve belirli sloganları tekrarlamak yerine konuşulmayanları konuşabiliriz. Ayrıca yazacağımız her şeyin siyasetle alakalı olması zorunluluğunu hissetmemeliyiz, güzel birer kitap veya film eleştirisi yazabilmeliyiz mesela.

Her şeyden önce kendimizi değiştirmeye cesaret etmeliyiz. Kendimizi değiştirmek ise düşüncelerimizi eleştirebilmekten geçer. Bunun için de o “hayaletleri” eleştirmek, belki de bırakmak gerekir. Sağlıksız bir bağlılık şekli olan rol modellerin ve rol yapmanın terki gerekir. İnternet ağzıyla söyleyecek olursak: larp’ı bırakmak gerek.

İlişkilerimizi daha sağlam hale getirmeliyiz. Bunun nedenini ve nasılını Dostluk Üzerine yazımda anlattım. Orada da bencillik üzerinde durmuştum. Bencilliğin bir sonucu olarak gelişen kariyer sevdasını bırakmak gerekiyor. Bizler gibi binlerce insanın olduğu, bizde hiçbir özel şeyin bulunmadığını anlayabilmemiz lazım. Kariyer sevdasıyla hiçbir etik değeri olmayan, siyasilerin peşinde oyuncak olmuş, sanki önemli bir iş yapıyormuş rolü kesen ve “sürekli ‘yukarı’ bakan insanı” yıkmamız gerekiyor.

En önemlisi de, kafamızdaki hayaletlerin değil, bizim kendi karakterimizin ve düşüncelerimizin önemli olduğunu anlayabilmemiz gerekiyor. Önce kendimize, sonra çevremizdekilere değer vererek gelişebiliriz. Sadece kendimize dayanırsak etkili bir entelektüel ortam yaratabilir, bir şeyler üretebilir ve değişimi gerçekleştirebiliriz. 

Artık bize yük olan geçmişi bırakmamız ve “zihinsel redd-i miras”ımızı yapmamız gerekiyor.1


  1.  “Zihinsel redd-i miras” ifadesi ile kastım, geçmişi tamamen reddetmek değil, geçmişin düşüncelerimize kilit vurmasını engellemektir. Tarihsel olaylar, figürler ve geçmişin birikimi elbette önemlidir, ancak günümüzde “ideolojilerimizin kahramanları” değil, biz yaşıyoruz. Değişen koşulların farkında olmalı, zamanın ruhuna uygun düşünmeli ve bugünde yaşamayı öğrenmeliyiz. Bir tarihçi olarak geçmişte yaşamış bazı kişilerin değerini anladığım kadar geçmişe bağlı kalmanın sakıncalarını da bildiğim kanaatindeyim. Bizler Mustafa Kemal Atatürk, Doğan Avcıoğlu veya Lenin değil; Muhammet, Ali, Ayşe veya Fatma’yız. Kendi karakterimizi ortaya koymalı, değer vermeli ve bunun bilinciyle hareket etmeliyiz. Türkiye’de bütün fikirler “yobazca” benimsendiği için beni herhangi bir ideolojinin veya tarihsel figürün düşmanı ilan etmemeniz adına bu açıklamayı yapma ihtiyacı hissettim. ↩︎


Yorum bırakın