Şu sıralar bir dizi izlemeye başladım. Adı “Peaky Blinders.” Hani sosyal medyada sürekli karşımıza çıkan, havalı bir takım elbise giyen kurgusal karakterin olduğu dizi. Cillian Murphy’nin oynadığı… Henüz dizinin ikinci sezonunu bitirmiş bulunmaktayım ve dürüst olmam gerekirse bu yazının konusu diziyi, sinematik açıdan yorumlamak veya senaryosu üzerine düşünmeye sevk etmek değil. Bu yazının konusu, başlığında da olduğu üzere “Lider Olmanın Bedeli.”
Ne diyordum? Evet, Cillian Murphy’nin hayat verdiği o kurgusal karakter… Thomas Shelby’nin kendisinden bahsediyorum. Thomas, -diziyi izlemeyenler için kısaca özetlemem gerekirse.- Peaky Blinders adlı çetenin lideri. Dizi, Thomas’ın bir lider olarak çete adına yaptıklarına ve bunun beraberinde getirdiği olaylara odaklanıyor. Sınıfsal olarak alt tabakadan gelen Thomas, 1. Dünya Savaşı’nda Fransa’da ülkesi adına bir asker olarak görev yapmış, savaşın ardından da bahis işlerinin yapıldığı bir çetenin liderliğini üstlenmekte. Yani buna önderlik veya bir yol açma görevi de diyebiliriz. Fark ettiyseniz bir yol açma diyorum. Yani, bir düşünün, neyin yolu? Hangi yolu açıyor bu Thomas? Sonuçta o bir çete lideri ve kirli işler yapıyor. Kirli işler yapan, bahis sektöründe olan bir adam, neyin yolunu açabilir? Veya insanların maddi ve manevi olarak daha iyi şartlarda yaşamasına sebebiyet verebilir mi? Hemen cevaplayayım. Bir bakıma evet. Peaky Blinders bir çete olmasının yanında bir aile de aynı zamanda. Kan bağları var, birbirlerine gerçekten aile gözüyle bakıyorlar. Bu noktada, birbirlerine hatalarından dolayı öfkeli veya kin dolu yaklaşmıyorlar. Birbirlerinin arkasını kolluyorlar. -En azından ikinci sezonun sonuna kadar olan kısım için konuşuyorum.- Peki bu durumda aileden Thomas’ın rolü nedir? Nedir onu lider yapan? En büyük kardeş olması mı? Hayır. Kendisinden büyük abisi var. Daha iyi dövüşebilmesi mi? Hayır. Abisi ondan daha iyi dövüşüyor. -Ki pek tabii ki kendisinin kötü dövüştüğünü iddia edemem.- Onu farklı kılan, zekası. Thomas, aile arasındaki en zeki kişi. Bu sebeple akış içerisinde ön plana çıkıyor. Hatta zaman zaman diğer çeteler tarafından abisi Arthur lider olarak bilinse de kendisi arka taraftan işleri asıl yöneten kişi olarak karşımıza çıkıyor. Özetle, Thomas’ın abisine söylediğine benzer şekilde “Onların düşünmemesi adına kendisi düşünüyor.” Onun asıl yapabildiği şey, düşmanının hamlelerini çözebilmek, çetesinin yasal işler yapabilmesi için bürokratik sorunları çözmek, maddi olarak şirketini büyütebilmesi için plan kurmak, organize etmek ve en çok da bu yolda düşünmek. Zaten bir liderin görevi bu değil midir? Ortaya konulan her ne işse, o işin beyni olmak.
Peki bunca şeyi Thomas üzerinden anlattıktan sonra nereye varmayı amaçlıyorum? Yazımın konusu olan lider olmanın bedeline tabii ki… Lider olmak zannedildiği gibi havalı, etkileyici veya mükemmel bir şey değil çoğu zaman. Lider olmak, süreklilik arz eden bir sorumluluk almak, gerektiğinde çoğunluk için ahlaksız sayılabilecek eylemlerde bulunmak -Thomas’ın yaptıklarını ahlaki olarak benimsediğim anlamı çıkarılmasın, çünkü yazının konusu bu değil.-, gerektiğinde rol kesmek, her daim ön planda olmak yani saldırıya açık bir pozisyonda bulunmak ve pek tabii ki yalnız kalmaktır. İşte Thomas, bunları yaşayan bir çete lideri. Ailesine ve kendi alt tabakasından insanlara çokça maddi ve manevi destekte bulunuyor lakin günün sonunda yaptığı iş soygun, adam öldürmek ve bunun yanındaki birçok kirli iş… Bu da onu dış dünyaya karşı açıkça savunmasız bırakıyor. Ve pek tabii ki yalnız da bırakıyor. Kendisi sürekli ölümün kıyısından dönüyor, ailesi bunu bilmiyor bile. Kirli işlerin sonucunda yaptığı kararların ahlaki olup olmadığını kendi içinde tartıyor, sürekli kendisiyle bir çatışma halinde… Aşık oluyor, aşık olduğu kişiyle hayatları uymuyor. E doğal olarak, nasıl uysun? Ya ailesinden biri tutuklanıyor, ya kendi çetesi bir mahalle kavgasında darbe alıyor, ya da barı ateşe veriliyor… Sonuç olarak öncesinde de belirttiğim gibi Thomas, sürekli ölümün eşiğinde olan bir çete lideri. Böyle bir görevi üstlenen bir adam, nasıl olur da aşık olabilir günün sonunda veya bunu bir problem olmadan yaşayabilir. Ya da normal, sıradan diyebileceğimiz bir hayatı yaşayabilir? E günün sonunda Thomas, her ne kadar onu çokça arzu eden kadın olsa da duygusal olarak yalnız kalan birisi. Nereye varmaya çalışıyorum? Söylediğim gibi… Yazımın konusuna. Sizce bunlar bir lider için bedel değil midir? Hatta lider için de değil, direkt bedel değil midir? Bir amaca giden yolda çektiğimiz onca acı ve sıkıntılar… İşte bunlar bedeldir ve liderler de doğal olarak bu bedeli öderler.
Tarihte bu bedeli ödeyen çokça lider karşımıza çıkar. Zaman zaman kendi halkı tarafından da anlaşılamamış o büyük şahsiyetler. Kendileri baştayken her şey tıkırında ilerler, kendileri olmadığında her şey kaosa sürüklenir çünkü organizasyonun beyni onlardır. Halkları düşünmesin diye kendileri sürekli düşünürler; bunu, onlar adına onlara sormadan yaparlar. Zaman zaman yalnız, hatta çoğu zaman yalnızdırlar. Sanki yalnızlık onlar için bir mahkumiyet gibidir. Sorumluluklarını bırakmayı düşleseler de bunu başaramazlar. Diziden de bir örnek verebilirim bununla ilgili. Thomas, ara sıra da olsa sıradan bir hayat yaşamayı düşünen birisi lakin bunu yapamaz. Niçin? Çünkü buna mahkum. O denklemden ayrılırsa eğer o matematik probleminin çözülemeyeceğini gayet iyi bilen birisi. Domino taşlarının başındaki taş gibi düşünün. Onun sallanması demek diğer bütün taşların yerinden sarsılması ve dengelerin bozulması demek. Ve dengelerin altüst edilmesini istemeyiz öyle değil mi?
Sonuç olarak liderliğin bedeli büyüktür. Bu bedel acı ve yıkıntı getirir. Lakin atlanan nokta, bu bedeli ödemek isteyenlerin, buna hazır olanların lider olabildiğidir.
Halit Efe Yılmaz, 4 Temmuz 2026

Yorum bırakın