Osmanlı’da Bilim ve Teknik: Pratiğe, Zımmilere ve Lojistiğe Övgü

Osmanlı’da Bilim ve Teknik: Pratiğe, Zımmilere ve Lojistiğe Övgü

Bilim ve teknik uğraşı insanoğlunun doğaya karşı ve kendi aralarındaki mücadelelerde kullandığı ve geliştirdiği bir alan olmuştur. Bilgi üretme şekli, insanoğlunun evriminden modern zamanlara kadar pratik fayda ve tecrübe üzerine kurulu bir şekilde ilerlemiş, asıl amaç, az güçle daha fazla şey elde etmek diğer bir deyişle az güçle yapılan işten daha az yorularak aynı verimi veya daha fazla verimi elde etmek olmuştur. İlk şehirler ve beraberinde kurulan-gelişen devletler iş bölümünü gerçekleştirerek; işçileri, teknik bilgiye sahip zanaat ustaları ve asıl bilgiye sahip olan ve bunu kullanıp geliştirme imkanı olan aristokrat-yönetici sınıfını oluşturmuştur. Organizasyonun oluşmasından farklı bir durumda, siyasi mücadelede tekniğin kullanımı öne çıkmaya başlamış; daha az güce sahip olanlar akıllarını kullanarak, eksik oldukları kas gücünü telafi edebilecekleri, belli bir teorik bilgi üzerine kurulup – zanaat ehli ustalar tarafından – ‘’kaliteli’’ şekilde üretilen eşyaları-aletleri kullanıp, pek çok mücadeleden zaferle ayrılmışlardır. Zanaat ve teorik bilginin, zanaat ustası ve bilim (ilim) adamlarının yani zeka ile el işçiliğinin muhteşem düalizmi, tarımsal toplulukların, devletlerin ve organize olmaya başlayan pek çok yapının kendi dışında olanlara karşı en büyük avantajı, hatta bir süre sonra kimliği, kendini dışarıya karşı konumlandırma biçimi olmuştur. Organizasyonel yapılar belli ideolojiler etrafında meşruiyetini sağlayarak güçlerini koruyup, artırmışlardır. İlk imparatorluk olan Asurlular’dan Akdeniz’i çevreleyen Roma’ya kadar düalizm, kendisini çok iyi bir şekilde yerleştirmiş ve kabul ettirmiştir, fakat imparatorluklar düalizmin bu ‘’yapısını’’ belli idealist düşünceler ya da en azından bilinçli olmayan ‘’dinamikler’’den dolayı değiştirememişlerdir. Ulus yapılarının kendi kendine yetme düşüncesi düalizmin yapısını değiştirerek modern bilimin araştırmacı-geliştirmeci temelini atmışlardır. Osmanlı da bu yapının örnek teşkil etmesi açısından önemlidir. İmparatorluk yapılarının bilim-teknik düalizmini nasıl yorumladıkları ve nasıl geliştirdikleri Osmanlı örneği üzerinden çözümlenmeye çalışılacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu devlet olduğu zaman coğrafi konumundan dolayı diğer beylikler ya da kurulan Türk devletlerinden ayrışır. 13.yy’dan itibaren Moğol akınları yerini Moğol devletlerine ya da Moğol etkisi altındaki hanedanlara bırakmıştır. Türk boyları ilk büyük akınlarını Malazgirt Zaferi sonrasında Batı Anadolu ve Bitinya bölgesinde yoğunlaşacak şekilde gerçekleştirmiştir, diğer büyük akınlar ise Moğol güçlerinden kaçan Türk toplulukların Anadolu Selçuklu Devleti ya da Beylikler etrafında siyasi olarak ortaya çıkmaları şeklinde sonuçlanmıştır (her ne kadar bir anda olup bitmese de pek çok önemli siyasi yapılar 1200-1250 arasında 2.Beylikler Dönemin’de kendisine yer edinmiştir). Daha sonradan Osmanlı adını alacak olan Kayı Boyu da 2. dönemin sonucu ortaya çıkan beyliklerden biridir. Kuzey Anadolu ve özellikle Kuzeybatı Anadolu’daki büyük Türk kütleleri arasından savaşçı-akıncı-uç beyi olarak ağırlığını kabul ettirmiş olan Kayı boyu coğrafi ‘’avantajını’’ iyi bir şekilde değerlendirebilmiştir. Öncelikle Bizans’a yakın olmalarından dolayı askeri olarak -daha sonradan büyük avantaja sahip olacak şekilde- teşkilatlanabilmişler (bu gaza coğrafyası hem askeri teşkilatlanmanın gelişmesi hem de askerlerin tecrübesi açısından önem arz eder) ve temeli sağlam olan bir askeri hafıza oluşturmuşlardır, nitekim bu yakınlık diğer beyliklerle olan ilişkileri bağlamında daha esnek bir politik zemine ve siyasete sahip olabilmelerini sağlamıştır, Anadolu’nun ortasında kalan diğer beyliklere nazaran batı tarafının ‘’gaza’’ yapılacak alan olmasından dolayı  yönünü ve gücünü batı tarafına yönlendirebilmiş bu sayede diri bir askeri organizasyonla birlikte, yeni gelen Türk kitleleri için ‘’yeni yaşam alanı’’ ihtimalinin gerçekleşebileceği bir basamak görevi görmüştür. İki tarafının da Türk beyliği olmamasından dolayı ve gaza yapabilmesinden dolayı ‘’belli seviyede’’ göz ardı edilmesi gereken unsur olarak -tampon bölge olarak- görülmüş olabilir, bu yorum nispeten hem uç konumunda olmalarından hem de gücünün diğer beyliklere nazaran daha az olmasından kaynaklanmış olabilir. Dini ve ekonomik motivasyonun güzel bir birleşimi, Kayı Boyu’nu hem diğer beylikler tarafından ‘’öncelikli’’ mücadele alanı olarak görülmemesini sağlamış hem de yeni gelen kitleler tarafından rağbet gören bir unsur olarak öne çıkarmış olabilir.

Kayı Boyu’nun diğer beyliklere nazaran erken merkezi ordu teşkilatlanmasını Bizans ile olan mücadelesi belirlemiştir. Osmanlılar ilk kuruldukları andan itibaren sahip oldukları askerler ve askeri organizasyon, geniş kale örgütlenmesine sahip bir güçle karşı karşıya kalmasından gelir, bundan dolayı süvari temelli alp anlayışına sahip, yağma motivasyonlu yapısını değiştirmek zorunda kalmışlardır. Nitekim Kuzey Anadolu’daki büyük Türk yığınlarının Bizans’a doğru yaptığı akınlar Bizans İmparatorluğu’nu önlem almaya itmiştir bundan dolayı Kayı Boyu’nun değişimi daha hızlı ve güçlü olmuştur (1260’ta kale yapımına başlanıyor ve bir savunma hattı oluşturulmaya çalışılıyor). Uç savaş beyi olan hatta ucun ucu durumunda olan Kayı Boyu için ise bu savunma hattı ve organizasyonu kendi güçlerini tecrübe ettikleri ve geliştirdikleri bir laboratuvar görevi görmüştür Akıncıların ve alplerin karşı karşıya kaldıkları duvarlar ve duvarların arkasındaki piyade birliklerinin içinde bulunduğu askeri teşkilat (aynı şeyi Bizans için de ifade edebiliriz çünkü Bizans 6.yy’da Persler’le olan mücadelesinden ve 11.yy’da Selçuklular’la olan mücadelesinden dolayı süvari birliklerini değiştirmek ve birliklere odaklanmak zorunda kaldı; bkz.Kataphractoi) erken Osmanlı sultanlarının üstünde odaklandıkları ve önem verdikleri bir konu olmuştur, nitekim bu motivasyon ve isabetli tespit sayesinde hızlı bir şekilde kale fetihleri ve aynı anda pek çok yeri muhasara imkanı sağlayabilmişlerdir. Özellikle Sultan Orhan’ın yaya ve müsellem teşkilatlanması Osmanlılar’ın askeri yapıyı çözümledikleri ve akabinde önlem aldıklarının bir göstergesidir, uç beyi olmalarından hatta ucun da ucu olmalarından dolayı içinde bulundukları hareketli mücadele ortamı (ingilizcedeki no mans land gibi bir durum söz konusu değil batı anadoludaki güçler aslında kendi içlerinde  hareketli bir ortamı daha da öne çıkarmıştır) geleneksel askeri yapıyı geri plana atıp esnek bir davranış sergileyebilmişlerdir.

Osmanlılar sadece bulundukları konumdan dolayı değil tarih açısından da avantajlı konumlarını kullanabilmişlerdir. 14.yy Avrupa Tarihi ve Ortadoğu’da çözülmenin başladığı tarihler olmuştur. Çin’de 8.yy’da barutun endüstriyel daha doğrusu pratik anlamda kullanımının yaygınlaşmasından sonra akabinde İslam coğrafyasına gelişi ve oradan da Avrupa’ya geçişi söz konusudur. Avrupa ise bu tarihlerde merkezi krallıkların feodal yapılara karşı mücadelesiyle oldukça karışık ve hareketli bir yapı arz etmekteydi. Fransa ve İngiltere arasındaki uzun yıllar devam eden savaş bir kırılma noktası teşkil edecek niteliktedir. İslam coğrafyasında barutun terkibi ve patlayıcılığıyla ilgili pek çok çalışma yazılmıştır bile fakat Avrupa’da farklılık arz eden konu, barutun gücüyle bir cismin itilmesi üzerinde yani top teknolojisi üzerinde yoğunlaşmakta ve daha çok ilgi çekmekteydi, her ne kadar klişe olacak olsa bile Avrupa’nın feodal yapıdan bağımsız olmayan kale ve burç sistemleri yapısı bu teknolojinin ‘’ kendini kanıtlaması’’ için güzel bir deney sahası olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Merkezi güç olma potansiyeli olan ya da olup, bağlaşıklarıyla mücadele edemeyen -mücadele etmek isteyen- güçler bu teknolojiyi geç de olsa benimsemek zorunda kalmışlardır. Balkan coğrafyası ise nispeten Avrupa’dan daha az fakat Ortadoğu coğrafyasına göre fazla olan kale sayısı sayesinde, top teknolojisinin gelişimine ve bununla beraber -Bizans’tan doğan güç boşluğuyla- gelen feodal yapıya sahip güçlerin ilgili odağının topların kullanımın artmasını tetiklemiştir. Balkan coğrafyasında hızla benimsenen barut ve top teknolojisi (özellikle Macarlar ve Venedikliler üzerinden gelmiştir) sayesinde Osmanlı da bu teknolojinin ilk örnekleriyle karşılaşabilmiştir, nitekim 1320’lere kadar ilk kullanımın görüldüğü, 14.yy’ın sonlarına varmadan da Balkanlar’da yerleştiği düşünülmektedir. Çanakkale bölgesinden Balkanlar’a yayılmaya başlayan Osmanlılar  ilk fetihleri olan Çimpe’de bile kaleyi hakimiyet altına almak zorunda kalmışlardır ve  bu fetihlerle elde edilen kale kuşatma tecrübeleri Osmanlı askeri yapısını dönüşüme uğratan etmenlerden biri olmuştur. Nitekim Orhan Gazi zamanında gelenekselden kopmadığı düşünülen asker yapı aslında yayalar ve müsellemler sayesinde farklı bir dönüşüme uğramaya başlayarak pek çok kale fethinde önemli roller oynamışlardır.

Geleneksel yapısından kopamayan boylardan farklı olarak Osmanlı’nın bulunduğu konumdan dolayı diri bir askeri yapıya sahip olması ve uç boyu olmalarından dolayı da diğer beyliklere nazaran gelişkin kozmopolit yapısı erken imparatorluk örgütlenmesinin temelini oluşturmuştur. Sınırda olmaları gayrimüslim unsurlara bakış açılarını değiştirmesini sağlamıştır ve daha ılımlı politikalarla demografik güçlerini, akabinde ekonomik güçlerini de güçlendirmişlerdir ki fethedilen yerlerdeki pek çok unsurlar yerleşikti ve şehir-ticaret kültürüne sahiplerdi; bu unsurlar Osmanlı’nın ekonomisine katkı sağlayabilirlerdi. Şehirlerde sadece tüccarlar da yaşamıyordu pek çok zanaat erbabı da mesleğini icra etmesi gerekiyordu ya da orduda görevli pek çok zanaat ehli açısından (esir edilenler ya da kaçanlarla beraber) Osmanlı’nın askeri üretimi için değerlendirebilecekleri fırsatlar oluşturuyordu. Yani Balkanlar’a çıkmadan Anadolu’da İmparatorluğun pek çok dinamiği oluşmaya başlamıştı bile. Osmanlı’nın yeni oluşturduğu ve insanlara refah fırsatı verdiği ‘’yaşam sahası’’ , zimmiler için bir fırsat olmuştu, bunun sonucunda Osmanlı İmparatorluğu da ‘’belli kaideler ve tecrübeler üzerine kurulmuş, gelişmiş ve yerleşmiş’’ zanaat yığınlarını (askeri alan içinde) değerlendirmiştir, bu kısımda dikkat edilmesi gereken husus Osmanlılar’ın daha doğrusu Hanedanın ve bürokrasinin tam olarak neyi amaçladığıdır?

Osmanlılar bu avantajları iyi bir enerjiyle birleştirecek fikre, amaca ya da ‘’ruha’’ ihtiyaç duyuyordu. Her ne kadar demografik unsurlara uygulanan ılıman politika temel bir ideoloji değil gibi gözüküyor olsa bile aslında bunun kökeni Sünni-İslam ideolojisinin şekillenmekte olan bir örneğini oluşturmuştur, nitekim Osmanlılar’ın uyguladığı pek çok politikada, İslam hukukundan farkı olmamakla birlikte tasavvuf da oldukça ağır bir şekilde hissedilebiliyordu. Sünni-İslam motivasyonuyla birlikte benimsenen imparatorluk ideali farklı kaynaklardan beslenerek adeta perçinlenmişti. Hem Türk kültüründen gelen fetih inancı ve motivasyonu hem de Bizans’ın yerel unsurlarıyla birlikte ilk önce korunan sonradan Osmanlı bürokrasisi ve hanedanına işleyen imparatorluk ideali, “Osmanlı Deneyi”nin pratik ve teorik zemini oluşturmuştur (Türkistan’da pratik zemini olan fetih ideali beyliklerde sadece teoride, belli ölçüde, uygulanabilmiştir bu da muhtemelen kuruluştan sonra zayıflayarak arka plana gitmiştir fakat Bizans unsurları ve bürokrasisiyle ve kurumlarıyla olan iç içelik ‘’yayılma’’ idealinin hem pratik hem de ‘’toprak’’ yönetimi ölçüsünde bütünlükten ve gerçeklikten tam kopmayacak şekilde kabul edilmesini sağlamıştır). Osmanlılar’ın Bizans’ın zayıf gücünden faydalanmak için uyguladığı hızlı fetih politikası  belli kurumların sorgulanmadan ya da çok az değiştirilerek kabul edilmesini sağlamıştır  ( ki bunun nedeni fetihlerin hızlı olmasından da kaynaklanmaktadır) .Bu sayede bütün motivasyonunu ve kaynaklarının kullanımı askeri kullanıma ayrılabilmiştir. Osmanlılar, fetihlerin artması ve toprakların genişlemesinden sonra üzerine büyüdükleri ideallerde değişikliğe gitmiş ya da geliştirmiştir, bu değişim ve gelişim beraberinde kurumsallaşmayı ve kanunnamelerin ilan edilmesinin önünü açmıştır. Tüm bu kurumsallaşma ve kanunname oluşumunun temeli kuruluş dönemindeki dinamiklerin Balkan coğrafyasında şekil almasının sonucudur.

Osmanlılar zimmiler üzerinde ve onlarla gelen her şey üzerine uyguladığı ılımlı-içselleştirici politika sayesinde, Hristiyanlar ve Avrupa’nın pek çok gelişmesinden haberdar olabilmiştir. Balkan coğrafyasının İtalya olan kısa deniz bağlantısı ve Macar toprakları üzerinden Osmanlı’ya ulaşan ticaret rotası, gelişmelerin, yeniliklerin ve değişimlerin transit noktası olmasını sağlamıştır (bir diğer alan da Akdeniz’in batısıyla bağlantısının sağlandığı Kuzey Afrika fetihler sonucu oluşan Cezayir Beylerbeyliği’nin hakimiyet ve etki alanıdır). Yukarıda bahsettiğimiz gibi Osmanlılar’ın erken fetihlerde benimsediği piyade temelli teşkilatlanması aynı zamanda Balkanlar üzerinden gelecek olan pek çok yeni insan ve yeni bilgiyle kesinleşmiştir. İstimalet politikası pek çok Balkanlı insan ve zanaatçının akabinde pek çok teknik bilginin de beraberinde gelmesini sağlamıştır.  Top ve barut özellikle de top teknolojisi ve kullanımının Ortaçağ savaşları ve savaş organizasyonları tarafından değişik olan doğasının, Osmanlılar’ın erken askeri dönüşümüyle beraber birleşmesi, Osmanlı savaş ve lojistiğinin anlaşılması açısından önem arz eder. Erken dönem fetihlerinin kale kuşatma tecrübesi üzerinden gelişen teşkilatlanması, teknolojik alanın Balkan üzerinden gelen bilgiyle gelişmesi sayesinde merkezi ordu kurulmaya başlanmıştır. İlk zamanlarda pençik adı verilen sistemle acemilikten itibaren eğitilen çocuklar merkezi ordunun ilk nüvelerini teşkil etmiştir. Devşirme sistemine evrilmesinden sonra daha da kurumsallaşan süreç, yeteneklerine göre bir ayrıma göre şekillenmiştir bu sayede asker olmaya uygun olanlar konusunda daha da seçici bir tavır, padişahın tüm topraklardaki hakimiyetinin göstergesi olmuştur. Yeniçeri denen askeri birlikler merkezde yani başkentte yer alır ve padişahtan direk emir alırlardı, ağır zırhlarla ve en gelişmiş silahları kullanabilmeleri sayesinde diğer askeri birliklerden büyük ölçüde ayrışırlar. Burada dikkat edilmesi gereken nokta Yeniçerilerin tüm piyade silahlarını etkin bir şekilde kullanabilmesidir. Diğer bir önemli mesele de sürekli ve düzenli talimlerin yapılmasıdır. 17.yy’daki bozulmaya kadar yeniçerilerin talim konusunda disiplinli oldukları ve dikkat ettikleri bir husus olduğu görülmektedir.

Tüm bu hususlar şu noktada birleşmektedir; Ateşli silahların Avrupa’da değişime uğramaya başlamasının akabinde toplar önem kazanmaya başlamış ve ayrıca tüfeklerin ilk örnekleri de etkin bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Avrupa’daki hakim güçleri (kral, dük, veya imparator) tüm ateşli silah unsurlarını iyi bir şekilde organize edebilmeliydi nitekim Avrupa’nın bölünmüş yapısı kaynakların kullanımını da etkilemekteydi. Her ne kadar kaynaklar bölünse bile zengin toprak yapısının genişliği tüm unsurlar için kendilerini koruyabilme ve sefer organizasyonu yapabilme adına bir fırsat oluşturmaktaydı. Zengin olan güçler zanaat ehlini yanına çekip iş yapabilme fırsatını sağlıyordu. Esnek politik zemin pek çok zanaat ehli ve kaynakların paylaşılması adına fırsat doğuruyordu fakat ilişkilerin her zaman iyi gitmemesi ya da alt-üst güçlerin mücadelesi veyahut zanaat ehlinin dini inancı gibi etmenler bütün güçleri son derece sıkıntılı bir duruma sokabiliyordu ki aslında bu da Avrupa içinde bir “bilgi-zanaat tecrübesi ağı” oluşturuyordu böylece teknolojik gelişmeler ve icatlar rahatça yayılma imkanı buluyordu. Osmanlı için aynı şey söz konusu değildi; öncelikle Bizans imparatorluğun hakim olduğu toprakları fetheden Osmanlı, tımar sistemine benzeyen bir yapının yerleşik haline sahipti, istimalet politikası insanların bulunduğu yerde kalmalarını ayrıca insan odaklı anlayış ve vergi konusundaki düzenlemeler sayesinde düzenli artışı olan bir üretim ve vergi sirkülasyonu oluşturabilmiştir bu sayede hazineye bir anda çok olmasa da düzenli bir vergi akışı sağlanmıştı nitekim merkezi ordunun ikamet sahası padişahın yanı olduğu için tımar sistemine benzeyen bir askere alma söz konusu değildi yeniçeriler ve kapıkulundaki diğer piyade sınıflar (topçular da dahil) hizmetleri karşılığı para alıyorlardı. Bir diğer husus ise Osmanlılar’ın uyguladığı istimalet politikasının Balkanlar’dan gelen zanaatkarlar için bir yaşam alanı oluşturabilmesiydi, din ve ırk gözetmeksizin bütün herkes için imparatorluk toprakları iş ve yaşam alanı sunabiliyordu bu sayede dini anlamda zorbalık gören, savaş alanından bıkan ve hayatta kalmak isteyen veyahut daha iyi yaşam standartlarına sahip olmak isteyen pek çok bilgi ve tecrübe sahibi zanaatkarlar Osmanlı’ya göç ederek potansiyel bir teknoloji transferi oluşturmuşlardı. Aslında bu anlayışın arkasında yatan neden de yine önceden bahsettiğimiz Osmanlı devlet anlayışı ve insanlara bakışıyla alakalı bir durumdan gelmektedir, sünni-islam anlayışı ve önceden kurulan ve süregelen islam devlet geleneğinin imparatorluk idealiyle birleşmesinden kaynaklanmaktadır. İmparatorlukların din üstü anlayışı ve genişleme ideolojisinin merkez nokta teşkil etmesi net bir şekilde görülmektedir. Aslında bu anlayışı Habsburg-Osmanlı mücadelesinde net bir şekilde görebilmekteyiz, iki hanedan da kendilerine diş geçirmeye çalışan ve dünya hakimiyeti güden bir motivasyonla hareket etmekteydi. Osmanlı sultanlarının kendilerini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak görmeleri bundan kaynaklanmaktadır. İran-İslam yönetim geleneğinin de etkisiyle birleşen Türk cihan hakimiyeti, din temelli hanedan aracılığıyla gerçekleştirilmeye çalışan dünya hakimiyeti idealine dönüşmüştür. İmparatorluklar idealleri için bütün kaynakların en erken zamanda ve en kısa zamanda genişleme uğruna harcanması fikri bunun pratik alandaki yansımasını teşkil etmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus İmparatorlukların öncelikleridir, ifade edilen şey imparatorlukların kuruldukları andan itibaren kucaklayıcı tavrı her zaman çekim noktası teşkil etmiştir güçlü askeri yapılarıyla genişleyen fetihlerle beraber fethedilen farklı coğrafi yani demografik yapıları kendi bünyesinde kendi ideali için araç olarak kullanmasıyla birlikte çeşitli alanlarda öne çıkan kavimlerden faydalanabilmişlerdir. Fethedilen bölgenin siyasi, sosyal veyahut coğrafi yapısı içinde gelişen teknik-pratik bilgi imparatorukların enerjilerini, yeni baştan kurulması gereken ve öğrenilmesi tecrübe edilmesi gereken yapılara, projelere ya da kurumlara enerji ayırmayarak diğer alanlara (fetih-cihat) ayırmışlardır. Her ne kadar erken modern dönemdeki bazı imparatorluklar bu eğitim temelli anlayış için davransa bile ulus yapılar gibi kendi kendine yetebilme düşüncesiyle doğmuş olan yurttaş ve yurttaş yetiştirme kavramının motivasyonu kadar güçlü olmamıştır. Kurulan yapılar daha çok pragmatik olarak gelişmiş yani bir ideal çerçevesinde şekillenmemiştir bu yüzden bilgi üretimi daha çok ihtiyacı karşılayacak şekilde gelişmiştir. Bu örnek Roma ya da Osmanlı için aynı şekilde gelişmiştir. Mesela Roma’da tıp için ayrı bir okul ya da eğitim yeri açılmamıştır. Doktorlar ordu içinde ihtiyaç temelli bir anlayışla hareket etmişlerdir. Bilginin üretilmesi için izlenene ideallere göre oluşturulan sistem ve ihtiyaçlara göre oluşturulan sistemin en büyük farkı ihtiyaçlara göre oluşturulan sistemlerdeki araştırma ve gözlem kavramına bakış açısı ile idealler çerçevesinde gelişme, araştırma ve incelemelere bakış açısı arasındaki farktır. İmparatorlukların ideali ise tabiri caizse her şeyin yayılma odaklı kullanılmaya çalışılmasıydı; kurumlar buna göre gelişiyor ve kendini gerektiği anda yeniliyordu. Aslında burada bazı noktalarda çelişki var gibi görünmektedir çünkü imparatorluklar çok pragmatik bir şekilde hareket etmesine rağmen yenilenme hızlarının çok yavaş olmasıdır. İmparatorluklar eninde sonunda çeşitli yenilikleri özellikle de dışardan gelen ve klasik yapıya karşı olanları kabul etmesi mümkün görünmektedir. Klasik yapının ağırlığı bu hızı yavaşlatmaktadır, pragmatik kaygı ise klasik yapıyla ve imparatorluk idealiyle çatışmaktadır fakat bu gibi kaygıları olmayan kurumlar, insanlar veyahut okulların yeniliklere bakışları ve kabullenme hızı çok hızlı olmuştur.

Osmanlı imparatorluğu ise bunun en iyi örneklerinden birini teşkil etmiştir. Klasik yapının ağırlığı yenilenme hızını etkilemiştir. Buna rağmen yeni bilgilerin üzerine inşa edilen ve komplike olmayan teknolojilerin ‘’yer edinmesi’’ doğal olarak daha hızlı olmuştur yani alınan bilgi ne kadar az komplike ise kendi içinde teorik bilgiyle bütünlük teşkil eden teknoloji veyahut icatların imparatorlukta yer edinmesi o kadar hızlı olmuştur. Nitekim Osmanlılar fitilli tüfekleri hızlı bir şekilde kabullenip çok iyi bir şekilde teçhiz edebilmiş ve savaşlarda çok etkili bir şekilde kullanabilmişti aynı şeyi toplar için de söyleyebiliriz. Döküm tekniklerin nispeten daha basit olduğu yapıları-ürünleri çok hızlı bir şekilde teşkilatlayabilmiş ve kullanabilmiştir bunu etkileyen bir diğer husus ise İmparatorluk yapılarının lojistik kabiliyetlerinin çok üst seviyede olmasıdır. Daha sonra kurulacak olan ulus yapılara benzeyen yol yapma anlayışı yani her yere hüküm etme mottosu etrafında gelişen anlayış sayesinde yol ağları lojistik için bir fırsat olmuştur (nispeten kendi zamanlarındaki imparatorluk idealine sahip olmayan diğer güçlere nazaran). Kaynakların teşkilatlı bir şekilde aktarılabilmesi sayesinde teknolojinin üretimi aksamadan yapılabilmiştir. Yani komplike olmayan teknolojiler lojistik esneklik sayesinde zaten komplike olmamalarından dolayı bir fayda sağlayabilmiştir. İmparatorluk ideali gelen bütün insanları ve doğal olarak tecrübe ve bilgiyi kabul etmiştir (ve belli ölçülerde geliştirmiştir) bunun komplike olup olmaması hızını veyahut teorik temelinin olup olmaması da (ne derece olduğuna bağlı olarak) klasik yapıyla olan çatışmasının şiddetini tetiklemiştir. Lojistik avantaj, teknolojinin üretiminde darboğaza girilmemesini ve savaşlarda etkin bir şekilde kullanılabilmesini sağlamıştır. İmparatorluklarda bilginin belli gelişmelere izin verecek şekilde önü açılıyordu fakat bu gelişmeler üretim noktasında bazı suistimallere ya da toplum içinde sınıflar arası hareketi artırabilme tehlikesinden dolayı otokontrol içinde gelişmiştir yani klasik yapıyla çatışma ihtimalinden de dolayı otokontrol etkisinde kalmıştır.



Yorum bırakın