Bilimkurgu romanlarının konusu uzaylılarsa gidişat az çok bellidir. Uzaylılar Dünya’ya gelir -ya da tam tersi insanlık başka gezegene gider- ve iki farklı ırk ya savaşarak birbirlerini tanırlar ya da barış temelinde iletişim kurmaya çalışırlar. Birbirlerinin farklılıklarını anlamaya çalışırlar, bilim insanları gece gündüz çalışır. Konusu uzaylılar olan bu romanların genelinin aksine Uzayda Piknik, uzaylıları daha farklı bir şekilde ele alıyor. Bu kitapta uzaylılar Dünya’yı ziyaret etmiş, ancak piknik yapmışçasına eşyalarını ve atıklarını bırakıp gitmişlerdir. Bu özel bölgelere giren “stalker” adında bazı kişiler vardır, buradan çıkardıkları atıkları ve ıvır zıvırları satmaktadırlar. Başrolümüz Redrick de bir stalker’dır. Deneyimli bir stalker olan karakterimiz yıllardır bu işi yapmaktadır.
Romanın felsefi yönü aslında romanın konusundan daha etkileyici diyebiliriz. İnsanlığın açgözlülüğü, hırsı, bencilliği ve korkusunun timsali olan özel bölgeler ve bu bölgelere daha çok para kazanmak için girip hayatını tehlikeye atan ve hatta ölen stalker’ların hikayesini okuyoruz. Korkuya ve bilinmezliğe rağmen para ve güç hırsı insanların gözünü boyuyor. Bölgenin bir yerinde bir taş olduğu ve taşın tüm dilekleri gerçekleştireceği söylentisi stalker’ları cezbediyor. Ancak başrolümüzün bütün hırsına ve açgözlülüğüne rağmen en son dilediği şey çok basit aslında:
“Herkes mutlu olsun, bedavaya, ve hiç kimse incinerek gitmesin!”
Romanın özellikle son çeyreği bu konuya yoğunlaşıyor. Karakterin umutsuz ve karamsar bir ruh haline bürünerek aslında bunca zamandır boşa çabaladığını düşünmesi ve istediği hayatın bu olmadığını fark etmesi belki de bu dileğinde etkili olmuştur. Belki de bunca zaman sadece para hırsından ve doymak bilmeyen açgözlülüğünden ötürü yorulmuştur. Belki de bu açgözlülüğün getirmiş olduğu yük ona dayanılmaz gelmiştir. Çünkü Bölge’ye girmenin de bazı sonuçları vardır. Bu ziyaretin getirdiği anomaliler ölülerin zombi şeklinde canlanmalarına veya başrolümüzdeki gibi çocuğunun tuhaf bir şekilde doğmasına neden olur. Bir çeşit mutasyon diyebiliriz.
Aslında romanın konusu da felsefi şekilde incelenebilir. Çünkü insanın evrendeki yerini sorgulatıyor. Acaba kendimize biçtiğimiz değer kadar kıymetli miyiz? Dikkate değer canlılar mıyız? Uzaylıların Dünya’yı ziyaret edip atıklarını bırakıp adeta bir piknik yapar gibi çekip gitmeleri ve insanlarla hiçbir iletişim kurmamaları; üstüne insanların bu bölgelerdeki atıklardan ve ıvır zıvırlardan medet ummaları bana bunu düşündürdü. Ancak burada yine insanların açgözlülüğü yine kendine değer biçmesini sağlıyor, çünkü kimse -birkaç bilim insanı hariç- uzaylıları düşünmüyor. Herkes atıklarla ve bu atıkların kendilerine ne katacağıyla ilgileniyor. Uzaylılar yok sayılıyor ve yine insanlığın faydası için bir araç olarak görülüyor. İnsan yine kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmüyor:
“Yetmez mi bu kadarı? Yetmediğini biliyordu. Milyarlarca insanın hiçbir şey bilmediğini ve hiçbir şey bilmek istemediklerini, eğer öğrenirlerse de on dakikalığına dehşete kapılıp sonra gene kendi âlemlerine döneceklerini biliyordu.”
Romanın biraz anlaşılmaz başladığını kabul etmeliyim ancak sonradan olayları anlayabiliyoruz. Bilimkurgu romanlarının genelinin aksine felsefi derinliğiyle öne çıkan bu romana herkesin bir şans vermesi taraftarıyım.

Yorum bırakın