Bugün 29 Ekim, Cumhuriyet’imizin 102. yılı. Bize Cumhuriyet’i armağan eden Atatürk’ü sonsuz saygı ve minnetle anarak ve Cumhuriyet Bayramı’mızı kutlayarak bu yazıya başlamak istiyorum.
Eskiden millî bayramlarda coşkulu yazılar yazabiliyordum. Ancak seneler geçip içimdeki coşkunun yerini öfke aldıkça böylesi yazılar yazabilme yeteneğimi sanırım kaybettim. Bu yazı akademik veya tarihi kaygılardan uzak, samimi bir dertleşme olacak düşüncesindeyim.
Cumhuriyet neydi? Cumhuriyet her şeyden önce kendi sesimizdi. Atatürk bize susturulan sesimizi 102 sene önce geri verdi. Birey olmanın önemini, düşünceye, hedefe, ideale sahip olmanın gereğini ve Türk olmanın onurunu verdi. Evet, Cumhuriyet bir zamanlar sesimiz ve kimliğimizdi.
Cumhuriyet genç öğrencilerdi, onların düşünceleri ve hedefleriydi. Yazdıkları ve konuştuklarıydı. Arkalarında dağ gibi Atatürk’ü ve Türkiye’yi hissetmeleriydi. Yurtdışına çıktığında göğsünün kabarmasına sebep olan buydu. Cumhuriyet, onların içlerindeki kıvılcımdı.
Cumhuriyet, topluma meşale olan öğretmenlerdi. Cumhuriyet’in faziletini ve bu Cumhuriyet’e yaraşır bir insan olmanın gereğini öğretirlerdi. Gittiği yere bilgi ve umut götürürlerdi.
Cumhuriyet yaşlılardı, onların gençlere aktardığı birikimdi. Gençlere yol gösterip iyiliğini isterler, içlerindeki kıvılcımı nasıl büyütüp kontrol altında tutacağını öğretirlerdi. Vatan, millet, aile, ahlak, hak, hukuk kavramları ilk bu yaşlılardan öğrenilirdi.
Cumhuriyet Türk kadınıydı. Kadınların bağımsızlığıydı. Tahakkümden kurtulan, mesleğini kazanan, Türk’ü gururla temsil eden kadınlardı. Cumhuriyet, Sabiha Gökçen’di, Afet İnan’dı, Bedia Muvahhit’ti, Süreyya Ağaoğlu’ydu, Bahriye Üçok’tu, Türkan Saylan’dı.
Cumhuriyet Türk erkeğiydi. Erkeklerin ailesi ve milleti için canla başla çalışmasıydı. İster üniversitede ders versin ister Köy Enstitüleri’nde, gözettiği şey insandı, insanlıktı. Türk milletine katkı sağlama telaşıydı. Cumhuriyet, Hasan Âli Yücel’di, İsmail Hakkı Tonguç’tu, Mahmut Esat Bozkurt’tu, Ruhi Su’ydu, Cahit Arf’tı, Bahaeddin Ögel’di, Seyfi Arkan’dı, Muammer Sun’du.
Cumhuriyet çocuklardı. Pırıl pırıl parlayan gözleri, cıvıl cıvıl sesleriyle geleceğimizdi. Onlar Cumhuriyet’in emanetçileriydi.
Cumhuriyet, fiziksel ve zihinsel, bütünüyle bir ülkenin inşasıydı. Sanatçıları, heykeltıraşları, mimarları, mühendisleri, akademisyenleri ile bir bütündü. Onlar Cumhuriyetsiz, Cumhuriyet onlarsız yapamazdı.
Peki geldiğimiz noktada Cumhuriyet’imiz var mı?
Bir yandan çalışıp bir yandan okumaya çalışan, yetersiz beslenen, kitap alamayan ve tüm bunların sonucunda kendisini yaşadığı ülke ve milletine ait hissedemeyip ülkeden kaçma hayali kuran öğrenciler Cumhuriyet’in öğrencileri midir?
Okulunda güvende hissedemeyen, dayak yiyen, tehdit edilen, şehit edilen öğretmenin Cumhuriyet’i var mıdır? Öğretme isteğini kaybetmiş, ünlü olma peşinde koşan öğretmen Cumhuriyet’in öğretmeni midir?
Emekli maaşı yetmeyip çalışmak zorunda kalan yaşlılarımızın bir Cumhuriyet’i var mıdır? Yaşlıların bize bazen nefretle bazen umutsuz bakan gözlerinden alabileceğimiz bir şey kalmış mıdır?
Her gün ölüm haberini aldığımız kadınların bir Cumhuriyet’i var mıdır? Okula gönderilmeyen, öldürülen, istismara uğrayan kız çocuklarının bir Cumhuriyet’i var mıdır?
Hayatı işten eve evden işe geçen, patron azarı işiten, insan yerine konulmayan, köle gibi çalışan, çalıştığı yerde bitap düşen, mobbinge uğrayan, ölen, öldürülen insanların bir Cumhuriyet’i var mıdır?
Paradan başka bir şey düşünmeyen, birbirini boğazlayan, yanında tehlikede hissettiğimiz “vatandaşlarımız”ın bir Cumhuriyet’i var mıdır?
Türklüğünden utanan kişiler Cumhuriyet’in çocukları mıdır?
Çocuğunu sokağa tek başına yollamaya çekinen annenin Cumhuriyet’i var mıdır? Vahşice katledilen Ahmet’in Cumhuriyet’i var mıydı?
Ankara İller Bankası’nın veya Antalya Müzesi’nin yıkılması aslında Cumhuriyet’e vurulmuş balyozlar değil midir? Her gün birbiri ardına çıkan iğrenç şarkılar Cumhuriyet’in eseri midir?
Teröristin meclise çağırıldığı yer Cumhuriyet midir?
Her gün ayrı yöntemlerle sesimizi kısan bu sistem Cumhuriyet midir?
En sonunda, bütün bunları düşünmek zorunda kalan bizim bir Cumhuriyet’imiz var mıdır?
Yukarıda saydığım isimlerin her biriyle alakalı yazı yazacaktım, vazgeçtim. Artık onların hikayeleri Cumhuriyet’imizle beraber son buldu. Cumhuriyet’imiz gideli çok oldu. Bize kalan şey ölülerin üzerinde tepinmek, kavga etmek ve kendimizi yüz sene öncesinin insanları olarak görmek, onlar gibi düşünmeye çalışmak ve kendimizi onlara borçlu hissederek ayakta tutmaya çalışmak oldu. Onların yankıları olmak, zihnimizi susturup onların özdeyişleriyle doldurmak, kaçınılmaz olanı görmezden gelmek oldu. Yankı odamızda aynı şeyleri söyleyip durmak: bize düşen tek şey bu oldu.
Ölülerin üzerinde tepinmemizin son bulup o insanları hakikaten anlayabildiğimiz ve kendi düşüncelerimizin oluştuğu, örnek hayatlar yaşayıp kendi hikayemizi yazabildiğimiz günleri görebilmek dileğiyle.
İşte o zaman yazdığımız her yeni hikaye bir Cumhuriyet Bayramı olacak.

Yorum bırakın