Dünyaya Orman Denir’in Düşündürdükleri

“Orman ekolojisi hassastır. Orman yok olursa, faunası da onunla birlikte gidebilir. Athshe dilinde dünya kelimesi aynı zamanda orman demektir.”1

Orman ve dünya kelimelerinin bir kullanıldığı Athshe’yi kolonize etmek ve kendi dünyalarının kereste ihtiyacını karşılamak için gelen Arzlıların arasındaki öykü aslında dünyamız hakkında çok şey anlatıyor. Zaten Ursula K. Le Guin’in kitabı yazdığı 1972 yılı, Vietnam Savaşı’nın sürdüğü bir tarih. Kitabı uzayda geçen bir Vietnam Savaşı olarak düşünebiliriz, hatta daha da geniş düşünürsek kitap bugüne kadar süren sömürgeciliğin bir alegorisi aslında. Yüzbaşı Davidson ve Selver karakterlerinin özü aslında dünyadaki iki kutbun simgesi: sömüren/sömürülen, ezen/ezilen, burjuva/proletarya.

Sömürgecilik geçmişine kabataslak baktığımızda hep aynı olguyu görürüz: büyük, güçlü, kudretli beyaz adamın “alt” gördüğü ırkları kendi menfaatine kullanması, onlara “medeniyet” adıyla aslında yıkım götürmesi. Arzlıların sömürgeleştirmeye çalıştıkları kişilere de kendilerinden kötü bir parça verdiklerini görüyoruz: cinayet. Sömürgecisinin zulmünden kurtulmak için bu yola başvurmaktan başka çareleri kalmıyor. Meşru müdafaa da olsa, karşısındaki canavarı defedebilmek için canavarlaşan Athshelilerle empati kurabiliyorsunuz okurken. Çünkü aslında gelmemeleri gereken yere gelen Arzlılara karşı koruyorlar kendilerini. Tıpkı ABD askerine karşı kendini koruyan Vietnamlılar gibi. Sömürülenler artık “Korktukları ateşi kendi ellerine almışlardı: kötü düşün üstesinden gelmeyi kabul etmişlerdi: ve korktukları ölümü düşmanlarının üzerine salıvermişlerdi.”2

Ancak yine de cinayet zorunlu olmadıkça tercih edilmemesi gereken bir şeydir. Nitekim Selver de tercih etmedi. Ruhun yüceliği buradadır, bir insana zarar vermek imkanına sahip olup bunu tercih etmemektir. Yunan askerleri Batı Anadolu’yu yakıp yıkarken, insanları katledip kadınlara tecavüz ederken Türk askerinin gerek yerleşik Rumlara gerekse Yunan askerlerine benzer şekilde davranmaması buna örnektir. Kitaptaki alegorinin gerçeğini aslında biz yaşadık. Sömürgeciler tarafından desteklenen Yunan askerleri olmamaları gereken yerdeydi; Türk askerine ise kendini savunmaktan başka çare kalmamıştı. Sonuç Yunanlılar tarafından getirilen yıkım oldu, ancak sonunda Türk bağımsızlığı mümkün olabildi. O gün Türk askeri için dünya kelimesi ormana eşit değildi ancak “vatan”a eşitti.

Konumuza dönecek olursak, kitapta Athsheliler küçük ve çocuksu görülerek bir nevi aşağılanıyor. Benzer bir durum Rudyard Kipling’in ünlü şiiri The White Man’s Burden’da karşımıza çıkıyor:

“Your new-caught, sullen peoples,
Half devil and half child”

Şiirde “yarı şeytan yarı çocuk” denilen insanlar aslında Batı’nın “medeniyet”inden mahrum olup ona muhtaç olandır. Beyaz adamın bu “ilkel” insanlara medeniyet götürme “yükü” vardır:

“Send forth the best ye breed—
Go send your sons to exile
To serve your captives’ need

To seek another’s profit
And work another’s gain”3

Kipling, emperyalistler tarafından yapılan işi “başkasının faydasına çalışmak” olarak görüp bir tür fedakârlık gibi gösterir. Yani sömürgeciye bir “baba” imajı çizerken yaptıklarını da yüce bir iş olarak gösterip över. Ancak kitapta -gerçekte olduğu gibi- bu durum tam tersidir: Arzlılar -gerçekte Batılılar- açıkça sömürmeye ve ihtiyaçlarını karşılamaya gitmişlerdir. Yerlilerin durumunun sömürgeci açısından önemsizliğini şu satırlar aracılığıyla anlatmıştır Le Guin:

“Bir ormanı keserek yok etmek, sonuç olarak, çöl haline getirmek demek değildir -belki bir sincabın bakış açısı dışında.”4

Kitapta sömürgecilerin geldikleri gezegendeki yerlileri “insan olarak görmeme” durumu da söz konusu. Bu durum bize yıllardır şahit olduğumuz İsrail’in Filistin üzerinde uyguladığı orantısız şiddeti ve katliamı hatırlatıyor. Bugün Batı’daki anlayışa baktığımızda Gazze’ye, Şam’a veya “Batı’nın medeni dünyası” dışındaki herhangi bir yere atılan bombanın Kiev’e atılan bomba kadar değeri yok, çünkü bu insanların o bombaları “hak ettiği” ve onların insan olmadığı düşünülüyor. “Beyaz adam” şiddeti, savaşı hak etmiyor, ancak Ortadoğu’daki “alt-insan” bunu hak ediyor, hatta bu durum kendi suçuymuş gözüyle bile bakılıyor.

Kitapta ekolojik bir taşlama da söz konusu elbette. Batı dünyasının sömürgeciliğe başladığından beri doğa ve insan katliamı yaptığını göz önünde bulundurursak, insan ve doğa arasında yüzyıllardır bitmeyen bir savaşın olduğunu görebiliriz. Batı, kendi dünya görüşünü böyle şekillendirdi ve nihai hedefi de belliydi: doğaya hakim olmak. Bacon’dan beri bilginin “güç” olduğu inancında olan Batılılar, Bacon’ın görüşüne uygun olarak bilgiyi araçsallaştırmış, bu temelde doğa ve toplum üzerinde bir tahakküm kurma yoluna girmiştir.5 Bu anlatı “fetihçi bir ilerleme” yolunda çoğu şeyin -özellikle kendi coğrafyaları dışındaki insanlara karşı- mübah görülmesine neden olmuştur.

Günümüze ve ülkemize gelecek olursak… Batı’nın “üst” insanının kirli bir ortamda yaşaması elbette düşünülemez. Bu yüzden çok çevreci gibi görünen Batı, çöplerini Türkiye gibi ülkelere ihraç etmekte, uluslararası şirketleriyle Türkiye’nin doğasını mahvetmek pahasına altın arayabilmektedir. BBC’nin bir haberine göre sadece 2023 yılında Türkiye’ye AB ülkelerinden ve İngiltere’den 456 bin 507 ton plastik atık gönderilmiştir. Üstelik çöp ithal edilen ülkeler bunlarla da sınırlı değil, diğer ülkeler de eklendiğinde 600-700 bin tona varan bir atık söz konusu. Bu çöplerin etkisiyle toprak, su ve hava kirliliği geri döndürülemez bir hal almakta ve kanserojen maddeler insanların ve diğer canlıların sağlığını etkilemektedir.6 Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi’ndeki verilere göre Türkiye’deki uluslararası maden şirketlerinin sayısı 649’a ulaşmıştır.7 Bu şirketlerin altın çıkarma uğruna kimyasallar kullanıp doğayı nasıl mahvettiği özellikle İliç’te 13 Şubat 2024 yılında gerçekleşen maden kazasının bu konuyu gündeme getirmesinin sonucu hepimizin malumudur. Bu uluslararası şirketler kendi ülkelerinde bu denli rahat davranamazlardı.

Kısacası Dünyaya Orman Denir romanı, bizim de bizzat içinde bulunduğumuz ve hiç bitmeyecek bir savaşın anlatısı. Batı ile Doğu’nun, zengin ile fakirin, sömüren ile sömürülenin hikayesi.


  1. Le Guin, Ursula K., Dünyaya Orman Denir, Çev.: Özlem Dinçkal, Metis Yayınları, 9. Basım, İstanbul, Ocak 2022, s. 60. ↩︎
  2. Le Guin, a.g.e., s. 92. ↩︎
  3. https://www.kiplingsociety.co.uk/poem/poems_burden.htm, (Erişim: 20 Eylül 2025) ↩︎
  4. Le Guin, a.g.e., s. 59. ↩︎
  5. Cevizci, Ahmet, 17. Yüzyıl Felsefesi, Say Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, 2016, s. 40. ↩︎
  6. https://www.bbc.com/turkce/articles/c3rxpwe8r49o, (Erişim: 20 Eylül 2025) ↩︎
  7. https://www.invest.gov.tr/tr/sectors/sayfalar/mining-and-metals.aspx, (Erişim: 20 Eylül 2025) ↩︎



Yorum bırakın