Devlet yönetimleri tarihsel süreç içerisinde pek çok değişikliğe uğramıştır; krallıklar, imparatorluklar, prenslikler, sultanlıklar veya beylikler. En son değişim 1789 Fransız Devrimi’yle gerçekleşti ve ardından hızla değişmeye başlayan dünyada “halk” kavramı öne çıkmaya başladı, böylece halk gerçeği kutsallığın yerine geçti ve demokrasi, yöneticiler tarafından, çıkan kargaşalara bir çözüm olarak görülmeye başlandı. Devletin yönetim mekanizmaları ayrışmaya ve birbirini denetleme üzerinden organize olmaya başladı. Fransa’da ortaya çıkan kavramlar-kurumlar İngiliz ve Amerika deneyimleriyle beraber pratik temelini oturttu. Daha sonra bu fikirlerin kopma noktası aslında savaşlar ve uzun süren iktidar stratejileri üzerinden net bir şekilde görülmeye başlandı. Savaşın doğasının ve beraberinde devlet felsefesinin değişmeye başlamasının aynı zaman aralıklarına denk gelmesi, demokrasiye ve halka yönelmenin tek çare olarak düşünüldüğü dönemin önünü iyice açtı ve dünyanın pek çok noktasında temelli ya da temelsiz demokrasi tecrübeleri yaşandı (bu denk geliş olarak okunmamalı, Fransız Devrimi’ne giden süreç sosyal-kültürel-ekonomik pek çok değişimden etkilenmişti fakat 19. yüzyıla giden süreçteki zamanlarda ve daha sonrasında şiddetli savaşların da bu fikirleri daha etkili hissedilir bir noktaya taşıdığı şeklinde okunabilir). Avrupa’nın sömürgeleri olan yerlerde, büyük dünya savaşları sonrası yaşanan demokrasi tecrübeleri üzerinden, cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının düşünüldüğü gibi pratik ve yararlı olmadığı görüldü. Bunun nedeni kuvvetle muhtemel Avrupa’daki demokrasi-cumhuriyet örnekleri gibi, hazırlanmış bir deney ve tecrübeye sahip olmamalarından kaynaklanmaktaydı. Asıl dikkat edilmesi ve gözlemlenmesi gereken ülkeler; Avrupa’daki politik hareketler, devrimsel süreçler ve bütün bu olayları tetikleyen olgulardır.
Demokrasilerin öne çıkmasına neden olan sebep ve süreçlerden az da olsa bahsetmiş olsak da konu ve kavramların anlaşılması için daha derinden bir inceleme yapmak gerekmektedir çünkü demokrasilerin oluşumunu sadece basit sebep-sonuç ilişkisi üzerinden okumak veya kesinliğe sahip kavramlar olarak görmekten ziyade daha komplike bir süreç olarak, iktisadi, kültürel ve daha özel tecrübeler temelinde değişkenlik gösteren ve o kültürün-coğrafyanın benimsediği bir çözüm yolu olarak görmek daha doğru olur. Konuya idealist yaklaşmak demokrasilerin kökeninin de yanlış anlaşılmasına sebep olabilir; hakeza demokrasinin, doğduğu coğrafyadan farklı coğrafyalarda idealist bir yaklaşımla benimsenmediği bir gerçektir; çözüm yolu olarak görünen deneyler sonucunda demokrasiyi eleştirmek ne kadar yanlışsa, demokrasilerin kökenini belirlerken de idealist bir tutum gözetmek o kadar yanlış olur.
İlk olarak demokrasilerin temelleri ve dinamikleri belirlenmeli ve tarih boyunca kendinden önce ve sonra kurulmuş bütün yapılardan neden farklı olduğu açıklanmalıdır:
- Halkın yasama yapması (kanunları yapması)
- Devletin yönetimindeki organların birbirinden bağımsız olması (yasama, yürütme ve yargı)
- İnsanı öne çıkarması (pratik değil idealist bir yaklaşım)
- Toplum sözleşmesi etrafında şekillenmesi
- Devletin mekanizmalarının birbirini denetlemesi
- Bütün bunların halkın “seçimiyle” gerçekleşmesi
Demokrasi ve cumhuriyet altı temel kavram ile açıklanabilir. Her ne kadar kavramların sayısı değişkenlik gösterebilse de temel kurumlar ve anlayışlar halk seçimi, denetleme mekanizmaları ve güçler ayrılığı gibi unsurların etrafında şekillenmiştir. Bu altı temel kavram ise dünya üzerinde kurulmuş olan demokrasilerin değişik uygulamaları olarak görülebilir.
Demokrasilerin türleri de coğrafya ve ülkeye göre değişebilmektedir, mesela nüfusu çok olan ülkelerdeki halkın katılım şekli ile nüfusu az olan yerlerdeki katılım şekli aynı olmamakta, bu yüzden “doğrudan” ve “temsili” demokrasi denilen türler pratik olarak ortaya çıkmaktadır.
Pek çok aydınlanma ve modern çağ düşünürü, Sanayi Devrimi’ni Avrupa’nın “ötekilere” egemen olması ve dinamik-uzun süreli felsefi bir tecrübenin sonucunda demokrasinin, Avrupalıların dünyanın geri kalanına egemen olmasını sağlayan unsur olduğunu iddia ederler ve temelini Rönesans hümanizması ve en önemlisi de Fransız Devrimi, akabinde insan haklarının öne çıkması gibi olaylara ve olgulara bağlarlar. Peki demokrasi düşünüldüğü kadar en mükemmel veya başka bir şekilde “diğer yönetim sistemlerine nazaran en iyisi” olan mıdır?
Öncelikle demokrasiyi anlayabilmek adına tarihi sürecine göz atmamız gerekir. Konuyla alakalı en temel ve ana eleştiriyi yapan Platon’un, demokrasiyi aslında zamanın toplum-tabaka-sınıf anlayışı içinde algıladığını görürüz ve bu görüşleri bize bazı temel ipuçları vermektedir.
Demokrasi halkın seçimi etrafında şekillenir. İnsanlık tarihinde sosyal kurumlar çeşitli nedenlerden dolayı rahatlıkla manipüle edilebilmektedir; ideolojik olarak olmasa bile toplumlar farklı normlar etrafında şekillendirilip yönlendirilebilir. Özellikle sosyoloji ve psikoloji alanlarında yapılan çalışmalar toplumların ne kadar rahat bir şekilde yönlendirilebildiğini rahatlıkla açıklamıştır (tüketim ve reklam sektörü kapitalist ekonomiyi yaşatan en önemli öğelerdir). Örneğin, Avrupa’da en “özgür” demokrasi ülkelerinde yaşayan insanların dünyanın en ciddi sorunlarıyla veya ülkelerin sorunlarıyla ne denli ve nasıl bir şekilde ilgilendikleri çok değişkendir (önceki tanımlamamızda demokrasinin tarihsel gelişimini yorumlarken idealist olmamamız gerektiğini ifade etmiştik oysa unutmamamız gereken şeylerden biri ABD Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi sonrası ortaya çıkan temel kavramların hemen hepsinin temelde salt idealist-felsefi görüşleri etrafında şekillendiğidir) ki bu durum aslında demokrasilerin temel felsefelerine de aykırıdır (asıl ciddi ve tehlikeli olan durum ise en iyi demokrasilerin sayıca fazla “entelektüel kişiler” veya “farkındalık” sahibi insanlardan oluşmasına rağmen bu gibi olaylara sessiz kalmaları veya o şekilde yönlendirilmeleridir, nitekim Avrupa’nın Sanayi Devrimi ve sömürgecilikle elde ettiği pratik faydaları dayandırabileceği yegane felsefi ve idealist düşünceler ancak bunlardır; Avrupa eylemlerini ancak bu şekilde meşru kılabilir). Her ne kadar kendi ülkelerinde sorunlarla ilgilenseler de insanlığın küreselleşmesi sonucu küresel sorunlarla ne kadar içli dışlıdırlar?
Avrupa’daki hükümetler ya da demokrasiler yönetim sistemlerinin etkisinden dolayı isteyerek veya istemeyerek küresel çapta pek çok etik-aykırı insanlık suçlarına sessiz kalabilmektedirler. Yukarıda bahsettiğimiz altı maddenin sadece Avrupa içindeki demokrasilerde kalmayıp dünyada da olması gerektiğini düşünmelerine rağmen (fikirlerinin idealizmi bu hakların bütün insanların hakkı olduğu yönündeki aksiyomlardan kaynaklanmaktadır, “insan hakları” fikrinin meşruiyeti Avrupa ile sınırlı kalamaz) küreselde bu maddelerin çiğnendiği durumlara karşı tepki vermemektedirler. Bunun temel nedenlerinden biri de insanların refah ve bolluk içinde olduğu demokrasilerin sahip olduğu “kılavuz çizgilerin” kaybolarak toplumun belli bir süre sonra tökezlemesine ve “hedefsiz” kalmasına neden olmasında yatmaktadır (bu durum yine demokrasinin ideal-felsefi prensiplerine tamamen aykırıdır). Lakin bu gibi sorunların Avrupa’da birkaç üniversitenin kapısından dışarı çıkmadığı görülmektedir. Demokrasi her ne kadar toplumun tamamen entelektüel olmasını savunmuyor ve ileri sürdüğü düşünceleri “temel haklar” etrafında şekilleniyorsa da durum yine çok farklı değildir; “halkın isteklerini ve dileklerini gerçekleştirmek zorunda olan yönetimler bu doğrultuda hareket edeceklerdir”, şayet samimi bir demokrasi algısından bahsediyorsak -yani kültürel olarak kendini geliştirmiş bir toplumdan bahsediyorsak- halkın, ülkenin politikalarının belirlenmesinde söz sahibi olması gerekir, eğer tam tersi bir durum söz konusuysa halkın strateji belirlemektense seçtikleri insanların politikalarını kabul etmişler demektir (kesin siyah-beyaz ayrımlar şeklinde sınıflandırmak kesinlikle yanlıştır ve Avrupa’daki kamuoyunun pek çok insan hakları ihlalinden de haberdar olduğu düşünülebilir fakat tepkilerin seviyesi-kapsamı üzerinden kabaca bir yorum yapma fırsatı elde edebiliriz). Hükümetler kendilerine verilen bu yetkiyle aslında halkın refahını sağlayıp çok dengesiz ve çarpık politikalar uygulayabilirler, bu durum, demokrasilerde çok olası bir ihtimaldir; halkın bütün bunları “kendi seçtiğine inanması’’ hükümetlerin kararlarını da aslında destekler niteliktedir ve oldukça sağlam bir meşruiyet tesis etmektedir (Avrupa özelinde çoğulculuk gayet sağlam bir meşruiyet zeminine sahiptir, bu ilke Avrupa’nın “bölgesel” tarihi gelişimiyle oldukça içli dışlıdır çünkü Avrupa’nın tarihi neredeyse tamamen irili ufaklı güç unsurlarının birbirlerine galip gelmeye veya varlıklarını kabul edip dengelemeye çalıştıkları pratikler üzerinde şekillenmiştir).
İnsanların veya toplumun seçtikleri yöneticileri desteklemesi sadece ekonomik bir kriz yaşandığı zaman mı gerçekleşir yoksa ekonomik bir kriz olmadığı zaman da hükümetlerin politikaları, aldıkları kararlar veyahut küresel politikadaki stratejileri denetlenir veya eleştirilir mi? Bu soru kritik bir noktaya değinir çünkü hem ekonomiyi içine dahil edip pragmatik veya idealist mi bunun yoklamasını yapar hem de demokrasinin en önemli temellerinden biri olan halkın seçimi ve bunun üzerine “bütün her şeyin denetlenmesi” ilkeleriyle doğrudan bağlantılıdır; 21. yüzyıl Avrupa’sında ise demokrasinin en sağlıklı olduğu ve bütün iletişim araçlarının geliştiği-yaygınlaştığı çağda sanki “bilmiyormuşçasına” bir tavırla insan hakları üzerine yaşanan krizlere göz kapaması ya da basit bir tavırla hareket etmesi demokrasilerin oluşumunun, temelinin ve çıkış noktasının teorik açıdan veya felsefi yönden temellendirmesini ve daha da ötesinde meşruiyetini de zorlaştırmaktadır, böylece bir paradoks ortaya çıkmış olur; denetleme anlayışı-ilkesi ve bu ilke etrafına kurulan kurumların eylemleri-tavırları basit pragmatik veya tam aksine idealist anlayıştan öteye gidememektedir (bu basit pragmatik veya idealist tavır insan hakları krizlerinin sebeplerinden biridir), halbuki bütün “meta”fiziği insanın biricik akıl yürütmeleri ve kabiliyeti üzerine inşa edilen sistemin etik problemlere gerekli tepkiyi veremediği görülmektedir.
Buradaki önemli olan nokta yozlaşma bağlamında ele alınmamalı, insanların değişebilirliği, manipüle edilebilirliği veya rahatça kontrol edilebilirliği, demokrasiler için bir tıkanma şeklinde enformasyonun manipüle edilmesi olarak ele alınmalıdır. Bu durumda toplumun seçime bakış açısı önem arz etmektedir. Demokrasiler, yönetimi halkın seçimine bıraktığı için halkın bilinçli hareket etmesini talep etmek zorundadır yoksa bilinçsiz seçimler sonucu yapılan politikalar sistemin tehlikeye girmesine ve istikrarsızlığa yol açabilir. Peki 21. yüzyılın post-modern insanı için bilinçli vatandaş olma kavramı ne ifade eder? Sınırları var mıdır? Varsa nelerdir? Bu gibi sorunların ele alınması gerekir.
Öncelikle 21. yüzyılda bilinçli insan olmanın çok karmaşık ve zor olduğu görülmektedir çünkü:
- Bilgi çok hızlı yayılmakta bu da manipülasyonu artırmaktadır.
- Çağın gereksinimi olan teknolojileri faydalı kullanma ihtiyacı, beraberinde hızlı gelişen teknolojiler çerçevesinde, kullanılmalarını zorlaştırmaktadır. Bu durum birinci faktörün fiziki altyapısını oluşturur. Bilgi bu araçlar vasıtasıyla çok hızlı yayılır.
- Bu gibi manipülasyonlar etrafında insanların fikir yapıları ve düşünceleri rahatlıkla şekillenebilir ve şekillendirilebilir, bu yüzden seçimlerin objektifliği, bilinçliliği ve samimiliği veya realist olması konusunda pek çok şüpheleri ortaya çıkarır.
Post-modern insan maddi kültür temelli düşündüğünden daha doğrusu düşünmeye başladığındandır ki bunu net bir şekilde tüketim alışkanlıklarının sıklığı ve değişkenliği vs. gibi ölçütlerle görebilmekteyiz. Bu yüzden insanların idealist düşünce ve bakış açıları, düşünsel ve felsefi fikirleri ya da mantıki çıkarımlarına veya doğrudan “fikir” kavramına bakış açısı çok çürük ve yarım yamalak olmaktadır (bu durum aslında demokrasilerin iddia ettiği çokluğun entelektüel gelişmişliğine veya farkındalığına dayalı bir demokrasi veya yönetim sistemi için olabilecek en kötü senaryo olabilir). Aslında problem basit bir şekilde farkındalığı olmayan insan profili çizmekten öte daha ciddidir. Çünkü toplumun büyük bir kısmı bu sisteme ayak uydurup eleştiri etrafında tek bir kelime bile etmemekteyken diğer büyük kısmı eleştirmekte ve tefekkür etmektedirler. Bu ikili durumun kötü tarafı, toplumların tefekkür ve eleştirileri yukarıda bahsettiğimiz manipülasyonlar etrafında şekillenmeye çalışılınca (ya da kendileri şekillenmek istiyor?) ortaya altı boş pek çok idealist yaklaşımlar-kavramlar, çürük, temelsiz bir zihin ve fikri yapılar oluşmaya başlar. Görünen o ki asıl ciddi mesele post-modern insanın bu kimlik karmaşası içinde kendine bir yer edinmeye çalışırken kendilerinden “sağlıklı ve istikrarlı bir demokrasi bilincine sahip” yönetimleri seçmeleri istenmesi ki bu seçimlerin de kendi hakları olduğunu düşünmeleri veya kendilerinin öyle biçimlendirilmesi istenir. Kısacası “enformasyonun manipülasyonu” yani bilginin çarpıtılması, bilinçli insanın oluşumunun önündeki en büyük engeldir yani modern insanın kendi zihin ve zihnindeki “bilinçli insan” kavramı hem bozuk (mantıki çelişki), hem de mevcut olan sürekli değişen gerçeklikten çok farklıdır, bu yüzden toplum yozlaşması etrafında şekillenen seçim ve demokrasi anlayışı sağlam bir temel üzerine inşa edilememektedir.
Demokrasilerin tıkandığı diğer bir nokta da temsil etme kavramının çok yavan bir şekilde algılanması ve yorumlanması, siyaset felsefesi, uluslararası ilişkiler ya da uluslararası hukukla alakalı herhangi bir eğitim almamış insanların yasama sürecinden sonraki süreçte yani kanunların kabul edilmesi konusunda birinci dereceden yetkiye sahip olması, yani yasa yapmaktan başka, olası olarak görülebilecek yasaların veya kabul edilecek yasaların kontrol edilmek istenmesi durumudur. Tabii ki insanların hepsinin söz sahibi olup sağlıklı karar çıkartmaları istense de pratikte ve gerçekte bu pek mümkün değil gibi gözükmektedir. İnsanların manipülasyon edilme derecesi muhtemel katastrofik olayların olasılığını ve seviyesini de belirlemektedir.
Demokrasilerin istikrarsızlık tehlikesine sahip olması, karşılaşılan problemlerden bir diğeridir. Siyasi partiler bulundukları ülkenin anayasasıyla çelişecek şekilde birbirleriyle mücadele ediyorsa bu durum yönetimde ciddi bir açığın-boşluğun oluştuğunun göstergesidir. Üst söylem, fikir, kurum ya da kavram olası kutuplaşmanın önüne geçilebilmesi için tedbir olarak uygulanabilir, bu sayede üst söylem üzerinden daha sağlıklı muhalefet yapılabilir ve doğrudan halka seçim yaptırılabilirse de demokrasinin açıklarını kapatabilirler (üst söylem veya kavramın anayasa olduğu rahatlıkla düşünülebilir). Özellikle yukarıda bahsettiğimiz “enformasyonun manipülasyonu” (bu manipülasyonların başlangıç aşamaları da mevcut olan etik değerlerin tam tersi olsa bile kendisine yer edinebilmektedir) insanları ve toplumları etkilemesinden dolayı birleştirici unsurlar ya da üst söylemler daha sağlam temelli ve meşru yönetimler ortaya çıkaracaktır fakat bu üst söylem ya da birleştirici kurum veya kavramlar yine çeşitli şekillerde manipüle edilebilirler; üst söylem veya kavramların bütüncül etki yapabilmesi ve tümelleştirici olabilmesi için oldukça güçlü bir metafizik temele sahip olması gerekmektedir.
Bir diğer önemli mesele de hukuk sisteminin (anayasa, ceza hukuku vs.) yorumu ve verilen hükümlerle alakalıdır. Öncelikle modern hukuk kavramlarını ve modern hukukun kendini nasıl meşrulaştırdığını anlamalıyız. Özellikle aydınlanma çağından sonra J.J. Rousseau ile beraber fikri altyapısı sağlamca oturmaya başlayan ve ABD deneyiyle de pratik temelini oluşturan “demokrasi” fikri aslında hukuk kurallarının oluşmasından ve demokrasiden önce, hukuk kavramlarının yorumlanmasından sonraya denk gelmektedir. Yukarıda da bahsedildiği gibi toplum sözleşmesi bu konunun temelinde yer alan en önemli kavramdır. Nitekim demokrasinin “modern” yorumu çoğunluk kavramından bağımsız olarak “çoğulculuk” kavramına evrilmiştir. Böylece “toplumun çeşitliliği” etrafında çeşitli kanunlar ve hukuk sistemleri uygulanmaya başlanmıştır. Belirlenen “ana” kurallar (temel aksiyomlar idealist bir anlayışı ifade eder, insan neden doğuştan belli haklara sahiptir sorusu gibi) etrafında oluşturulan beyanname, tüm insanların hakkı olduğu iddia edilen “kuralların” manifestosudur, bu özgürlükler için herhangi bir sorumluluğa gerek yoktur ve doğuştan “zorunlu” olarak elde edilir. Bu kavramlar etrafında inşa edilen sistem karşısında en monarşik ve sağlam olduğu iddia edilen yapılarda bile çeşitli çözülmeler söz konusu olmuş ve devletler bu fikrin etrafında doğal-sentetik olarak ortaya çıkan tüm devrimci hareketlerin etkisini “azaltmak” adına talep ve yasalaştırma isteklerini kabul ederek yürürlüğe koymuşlardır. Sonuç olarak hukuk kavramları ya da yasa ile ilgili olanlar (yasanın doğallığı, insan hakları, hümanizm vs. fikirlerin sonucudur), modern manada insan ve toplum kavramlarından bağımsız olmayan bir temel direk olarak algılanmıştır ki insanların bu devrimci hareketlere meyletmesi de oldukça olasıdır, bu fikirlerin de çoğu sezgi ve oldukça güçlü ve göz ardı edilemez ön kabuller üzerine inşa edilmiştir.
Tarih boyunca çeşitli milletler ve devletler farklı farklı nedenlerden dolayı yıkılmışlar ya da asimile olmuşlardır. Bunun pek çok nedeni olmasına rağmen en önemli nedenlerinden biri, “beşerî kaynağın” nitelik ve nicelik olarak fakirleşmesi şeklinde bir yorum yapılabilir. Bu fakirleşmenin nedenleri genelde otoritenin aldığı yanlış kararlar sonucu ortaya çıkmıştır, işte otoriteler de bu fakirleşme ya da gelen tepkiler sonucu reformlar yapmaya başlamışlardır. Bununla beraber hukuk kavramı kendini iyice toplumla birleştirince ve toplumdan ayrışmayınca aslında hukuk kavramının beyazlığı ve saflığı da beraberinde kaybolmaya başlamıştır. Hukuk kendi varlığını halktan, sonrasında dolaylı yoldan devletten alması sebebiyle toplumsal hareketler beraberinde hukuksal reformları doğurmuş, yukarıda bahsedilen hukuk kavramının beyazlığı da toplumsal hareketlerin niteliğinin ve niceliğinin “fakirlik” derecesine göre değişir bir hal almaya başlamıştır. Yani aslında demokrasilerde hukuksal varlık kısmen beyaz-saftır. İnfial oluşturacak kanunların çıkması olası değil gibi gözükebilmektedir, konu etik suçlara gösterilen tepki değildir, asıl mesele insanların “hukukun varlığını ve doğallığını” tehdit edecek bir eylemde bulunması durumudur. Bu durumlarda hukukun organlarının ne kadar bağımsız olacağı tartışmalıdır. Tabii ki monarşi ya da dini kurallar ile yönetilen ülkeler için geçerli olan normlar aslında teamüller ve gelenek etrafında şekillenmektedir. Yine tabii olarak monarkın yetkisi ya da sözleri kanun olarak kabul edilir, modern çağlar açısından bu durum her halükârda “geleneğin sonucudur ve fakihlerin çözmesi gereken en ciddi problemlerin başında gelmektedir”; keyfiyet modern insan karşısında nasıl dizginlenebilir? Bununla birlikte monarşi ya da dini yönetimlerde denetleme mekanizmaları ve kurumları-kişileri mevcudiyetinin tehlikede olması durumunda değişiklik göstermeyebilirler çünkü bu modern ve dini yapıların kuralları toplumun hareketlerine bağlı, çok hareketli bir toplumun zemini üzerine kurulu değildir ve kaynağını “metafiziksel önermelerden” alır, bundan dolayı aslında hukuk kavramının değişmesi, etkilenmesi ya da şeffaf olmaması gibi durumlar -maddi olan pek çok kavramdan bağımsız şekilde hareket eden bu anlayış- belki bazı yönlerden maddi olan kurum-kişi ve grupların bu metafiziksel meşruiyeti istedikleri gibi manipüle edebilmeleri tehlikesini oluştursa da monarkların ve dini yapıların üstesinden gelemeyeceği problemler değildir. Burada dikkat edilmesi gereken husus geriye dönmekten ziyade, aslında belirli bir metafizik eksikliğinin sonucudur, her ne kadar konuya bakış açımız geriye dönük olsa da aslında ortada “insan” ele alındığında sanki “insanı” anlamamak (anlamak istememek; çünkü sistemin eleştirilmesi bile radikal bir düşünce olarak görülmektedir) gibi bir problem ortaya çıkmaktadır.
Demokrasi ve cumhuriyetin olduğu ülkelerde en önemli problemlerden biri buyken denetleme mekanizmalarında kararları sorgulanmayan bir organ olan yargı diğer iki erk olan yasama ve yürütmeden bağımsızdır, ayrıca onları da denetler. Burada da aslında her ne kadar temyiz kararı vs. olsa da aslında hukuka kayıtsız şartsız da güvenmiş oluyoruz. Yukarıda bahsettiğimiz modern hukuk derlemelerinin ne kadar temelsiz olduğu ve güvenilmeyeceğini de unutmamak gerekir; modern hukukun etik temelleri insan ahlakının zamana ve mekâna göre değişebileceği kabulü üzerine kuruludur (fakat onu güçlü yapan en önemli temel düşünceler de önceden bahsettiğimiz gibi bir yandan sezgi üzerine inşa edilmeleridir). Böyle bir kabul 100 sene sonrasında ne olacağını bilmeyen bir milletin eylemlerini meşrulaştırmak, buna kapı aralamak demektir.
Burada demokrasiyi salt bir yönetim ve ideal anlayış olarak görmemek gerekir. Aslında demokrasinin anlaşılması gereken biçimi “insanın, monarşilerin politikaları, kararları ve eylemleri altında ezilmesine engel olmaktı” fakat demokrasiler pratik yönleri alınmak yerine daha idealize yönleriyle meşrulaştırılmaya çalışıldı. Her ne kadar demokrasi insanların direkt seçimleriyle gerçekleşse de medyanın etkisinin görülmeye başlamasıyla liyakat gereksinimi ve vurgusu da kaybolmaya başladı.
Modern çağın değişen ahlak anlayışı ve bunu hızla yayan teknolojiler sayesinde insanların devletle olan ilişkisi pamuk ipliğine bağlı hale gelmiştir. Demokrasiler insana ait olma üzerinden bir çıkış yolu sağlasa da değişimin hızı, demokrasilerin ayak uyduracağı kadar güçlü müdür? Etik-ahlak anlayışımızın zaman içinde çok hızlı değişebilmesi insanların maddi kültüre olan bağlılıkların bir sonucu olabilir mi? Bu değişen hızlı ortama ayak uyduracak olan otorite midir yoksa serbestlik midir?
Görünen o ki demokrasi bir orta yol sağlamakla çözüm üretmiş gibi gözükmektedir fakat yukarıda sorduğumuz sorular, sorunların uzun vadede hiç de orta bir yol ile çözülemeyeceğini çünkü sorunların da aslında ortada olmaktan ziyade çok uçlarda yer aldığını ve gitgide radikalleştiğini göstermektedir. İstikrarsızlık, sorun tespitini zorlaştırmakta ve yeni yetişen nesiller bu “tanımsızlık yumağı” içinde kıvranmaktadır. Her ne kadar bilimsel araştırmalar bazı kritik sorunları tespit etse de yine bahsettiğimiz gibi enformasyon hızının çok yüksek olması insanlar arasındaki daha doğrusu nüfusun içindeki bireyler arasındaki farklılıkları artırmaktadır. Konunun enformasyon, daha doğrusu herhangi bir “bilginin” aktarılması bağlamında ele alınması aslında en temelinde bilgiyi “verimli” olarak kullanıp iletebilen otoritelerin tarihsel süreçteki başarılarına dikkat çekmeyi gerektirir. Tarihsel olay ve olguları sürekli olarak politik veya sosyoloji çevresinden okuduğumuzda belli dinamikleri çözümleyip rahatlıkla paradigmalar üretsek bile bu denli basit olan bir meseleyi yani bilgiyi “kontrol edebilme” yeteneğinin sadece yazının icadıyla beraber başlayıp bittiğinin düşünülmesi bazı ayrıntıları göz ardı etmemize neden olmaktadır.
Demokrasinin sorununu tespit için insanı tahlil etmemiz gereken yerde, insanın gitgide belirsizleşmesi bunu zorlaştırmakta ve kısır döngüye sokmaktadır. Bu kısır döngüde modern hukuk ve yönetim sistemi insanlara “zaman ve mekâna göre değişebilen” bir kavramlar bütünü vermiştir. Bu kavramların temeli ise insanın “metafiziksel” olarak hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı ve biricik insan aklının doğruyu bulmada yeterli olacağı düşüncesinde yatmaktaydı fakat insanın kontrolü ele alması kaybetmesini de beraberinde getirmiş gibi gözüküyor. Modern fikirler üzerine inşa edilen modern hukuk ve siyaset felsefesinin inşa ettiği ulus-uluslararası sistemlerin pragmatik ve konjonktür odaklı bütün kurum ve yapılarının tarihsel deneyim içerisinde “barışı” sağlamadığı ve toplumların bunlara “alet” edildiği düşünüldüğünde günümüz insanının artık var olan söylem ve fikirler üzerine de artık bir şeyler inşa etmemesi gerektiğini göstermektedir. Yaşadığımız çağda insanların bu sorunlara çare bulması için ya yeni bir metafizik üretmeleri ya da var olanlar üzerinde yeni bir sentez geliştirmeleri gerekiyor gibi görünmektedir. Var olan eksikliği kabul edilmeyip farklı kurumlar ve kontrol mekanizmaları kurmanın, sorunu geçici olarak kesinlikle çözeceği aşikardır ama bunun kesin bir “çözüm” olduğu şüphelidir. Fakat şu da unutulmamalıdır ki insanoğlunun aydınlanma sonrasında metafiziksel ayrılık içinde ortaya koyduğu “insan hakları” kavramı gibi ön kabuller üretme yeteneği ve bunun temelinde oldukça pratik ve sorun çözücü olan demokrasi tecrübelerini göz ardı etmek geriye dönüşleri ve gerilemeleri de ortaya çıkarabilir, yani arayış halindeyken kesinlikle dikkatli olunması gerekir, bu gerçek etrafında insanın sınavı, yeteneğinin ve gücünün hem zayıflığını hem de üstünlüklerini tanımak olacaktır.

Yorum bırakın