Avrupa’da “yoksulluk” kavramı aslında nispeten yeni bir kavram diyebiliriz. Çünkü yazımızın konusu olan 18. yüzyıl hem yoksul insanların geçiminin henüz devlet görevi sayılmadığı hem de insanların sosyoekonomik durumlarına yönelik detaylı çalışmaların ve istatistiklerin yapılmadığı bir dönemdir. Yoksullara yönelik elbette çalışmalar vardır ancak bunların geniş ölçekte yapılması için Fransız Devrimi’nden sonrasını bekleyeceğiz.
Öncelikle “yoksul” kime denir tartışması vardır, çünkü yukarıda denildiği gibi, detaylı bir inceleme olmadığından bunun sınırını koyamıyoruz. Ancak günümüzde olduğu gibi kendi geçimini sağlayamayan yaşlı, hasta veya sakat insanların yoksulluğunun yanında salgın hastalıklar, uzun süren savaşlar, askerlerin güzergahında bulunmak, kötü hasat, evin geçimini sağlayan kişinin ölümü veya askere gitmesi gibi sebepler de yoksulluğa sebep olmaktadır.
Ancak çalışan insanlar bile yardıma muhtaç bir haldedir. Özellikle mevsimlik işçiler ve şehirlerde çalışan emekçiler bundan muzdariptir. Örneğin Fransız Devrimi öncesi Lyon’da yardımlardan yararlananların büyük çoğunluğunu dokuma işçileri, esnaflar, arabacılar ve hizmetçiler oluşturuyordu.1 Üstelik gün geçtikçe büyüyen şehirlerde yaşayan insanlar oldukça kötü koşullarda yaşamışlar; hijyen eksikliği ve kötü beslenme salgın hastalıklardan daha fazla etkilenmelerine neden olmuştur. Bu açıdan yoksulluğun ölümle sıkı bir ilişkisi vardır.
Nüfusun artışı ile üretim orantılı artmayınca baskı oluşmuş ve bu durum fiyat artışına sebep olmuştur. Ücretlerin ve fiyatların birbiriyle uyumlu artmaması da yoksulluğu artırmıştır. Örnek olarak, Fransa’da 1730’dan 1789’a kadar maaşlar %22’den fazla artarken, tahıl fiyatları %60 yükselmiştir.2
Özellikle 18. yüzyılın ikinci yarısında ticaret hacminin artması ve tarımda verimi artıran yeni yöntemlerin uygulanması görece bir refah ve sermaye birikimi sağlasa da bu durum herkesi eşit derecede etkilememiştir. Sermaye birikimiyle eşit hızda ilerleyen sanayileşme, herhangi bir güvenceye sahip olmayan bir işçi sınıfı yaratmıştır. Tarım ve sanayide gittikçe artan geniş çaplı üretim hem küçük çiftçilerin hem de zanaatkârların proleterleşmesine ve yoksullaşmalarına sebep olmuştur. Artık aranan şey el emeği ile biricik üretim değil hızlı ve tek-tip üretim olmuş ve fabrikaların bacaları tütmeye başlarken aslında nice ocaklar sönmüştür.
Bu yoksulluk insanları dilenciliğe sürüklemiştir. Ancak dilencilerin tutuklanmasıyla bu sorun giderilmeye çalışılmış, kapitalizm geliştikçe kendine özgü bir ahlak geliştirmiştir: Yoksulluk, tembelliğe verilen bir cezadır.3 Ancak bu düşünceye rağmen yoksullar için kısıtlı bir icraat bile olsa atölyeler ve erzak dağıtma gibi işlere başvurmuşlardır ama bunun sebebi yoksulları düşünmeleri değil, onların isyan etme ihtimalinden korkmalarıdır.4 Bu dönemde bu işler için çalışan kiliseler, cemaatler ve hastaneler olmakla birlikte kapsamları dardır.
Aydınlanma döneminde düşünürlerin de etkisiyle yoksullara yönelik bakış değişmiş, yardım edilmesi gerektiğinin ve bu görevin devlete ait olduğunun altı çizilmiştir. “İyilik yapma” bir görev olarak algılanmış ve hayır kurumlarına bağışlar yapılmıştır. Zenginlerin yaptığı bu yardımlara eşleri de dahil olmuş, kadınlar yetim çocukların ihtiyaçlarıyla ilgilenmişlerdir.5
Her ne kadar Aydınlanma döneminde yoksullara yönelik bir farkındalık oluşmuşsa da, yine de dilencilere yönelik sert tedbirler alınmıştır. Örneğin Fransa’da 1724 tarihli bir Kraliyet Bildirisi’nde dilencileri tutuklamaya yönelik emir verilmiş ve bunları işgücü olarak kullanma yoluna gidilmiştir. 1764’te bir girişimde daha bulunulmuş ve çalışabilen serserilere hem üç yıl kürek cezası gibi ağır cezalar verilmesi hem de çalışma evleri kurulması önerilmiştir. Bu sert uygulamanın sonucunda ilk 6 yılda tutuklanan 71.000 dilenciden neredeyse 14.000’i kısa sürede ölmüştür.6
Görüldüğü gibi yoksullara yönelik net bir tutum yoktur. Bir yanda devletin yoksulları ve yoksullukları sebebiyle dilenciliğe, serseriliğe ve hırsızlığa yönelen insanları kontrol altında tutmak ve böylece isyan etmelerini engellemek suretiyle bir çabası vardır. Ayrıca çalıştırdığı şartları önemsemeksizin ucuz işgücü olarak da kullanmışlardır. Diğer yanda da Aydınlanma düşüncesiyle birlikte elitlerin bir iyilik yapma arzusu vardır. Bu iyiliğin sebebi yoksulluktan hakikaten rahatsız olmaları mı yoksa Aydınlanmacıların giriştiği “toplum mühendisliği”nin bir sonucu mu diye de düşünmek gerekir. Ayrıca özellikle bu dönemde gelişen “yoksulsan yeterince çalışmadığın içindir” düşüncesinin hâlâ kabul görüyor olması da ilginçtir.
- Doyle, William (Ed.), The Oxford Handbook of The Ancien Régime, (Poverty chapter by Alan Forrest), Oxford University Press, New York, 2012, s. 168. ↩︎
- Lefebvre, Georges, Fransız Devrimi, Hil Yayın, Çev.: Heval Bucak, İstanbul, Kasım 2015, s. 56. ↩︎
- Lefebvre, a.g.e., s. 55-56. ↩︎
- Lefebvre, a.g.e., s. 57. ↩︎
- Doyle, a.g.e., s. 179-180. ↩︎
- Doyle, a.g.e., s. 178-179. ↩︎

Yorum bırakın