Zaniyeler
Zor zamanlar daima güçlü, dirayetli, dürüst ve idealist insanlar yaratmaz. Toplumda yaşanan acıları umursamayıp gülüp geçerek kendi keyfine bakan, dünya yansa umrunda olmayacak, hatta bu durumdan bir derece keyif de alan, vatan ve millet mefhumunun hiçbir şey ifade etmediği insanlar hep vardır. Bu insanlar toplumsal çöküşün görünen yüzüdür. Artık millet için ortak bir kader düşüncesi kalmamıştır. İnsanlar sadece kendini düşünür.
Selahattin Enis’in yazdığı Zaniyeler bu toplumsal çöküşün hikayesi. Birinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul’un lüks içinde yaşayan insanlarını okuyoruz. Bu insanlar ülke batsa umrunda olmayacak olanlar, savaşı kendi cepleri için bir fırsat olarak görenler, karaborsacılar, süsünden başka bir şey düşünmeyen kadınlar, kadınlardan başka bir şey düşünmeyen erkekler, sahte din adamları ve dalkavuklardır.
Baş karakterimiz Fitnat’ın 1914-1922 yılları arasında geçen öyküsünü okuyoruz. Rumeli’den göçen bir ailenin kızı olan Fitnat’ın hayatı, tramvayda Hasan Rıfat Efendi’nin kendisini görmesiyle değişir. Evlenip Konya’ya giderler. Burada çok tanınan bir kadın olur. İstanbul’u özler, hastalanır ve hava değişimi önerilir. Bu nedenle geçici olarak İstanbul’a ailesinin yanına döner. Burada teyzesinin daveti üzerine onun evine gider ve asıl hikayemiz başlar. Zira teyzesinin evi şehrin önde gelenlerinin, paşaların, şairlerin, dalkavukların, zenginlerin uğrak mekanıdır. Fitnat gün geçtikte bu hayata çekilmekte ancak bir yandan da bu hayattan tiksinmektedir. Fazla ayrıntıya girmek istemiyorum ancak bazı karakterleri tanıtarak kitabın anlatmaya çalıştığı şeyi daha iyi aktarabileceğimi düşünüyorum.
Örneğin Necati Bey’den şöyle bahsediliyor: “Fikri Necati denen bu çocuk büyük bir milliyetçi, yüksek bir vatanseverdir. Hatta ‘Gök Bayrağa Doğru’ denilen cemiyetin kurucusu ve sorumlularındandır. Yalnız ne tuhaftır ki aşırı milliyetçi olmasına rağmen karısı bir Rum’dur. Ve büyük bir vatansever olmasına rağmen memleketin kan ağladığı bugünlerde Pire’de ve Berlin’de ikameti tercih etmektedir. Fikri Necati Bey Alman imparatoru kadar Türk, Yunan kralı kadar İstanbulludur!”1
Bir diğer örnek Jale Türkan’dır: “O, bu âlemlerin daimi simalarından ve Türk Kadını İçin Aydınlık Cemiyeti’nin en güzide üyelerinden, en devamlı mensuplarındandır. Ancak onun bu cemiyete mensup olması Türklüğe ve Türk kadınlığına dair hararetli bir konuşmadan sonra aynı cemiyetin kapısı önünde kendisini bekleyen Alman karargâhına ait bir otomobile binerek görünüşte arkadaşı, gerçekte amanı2 olan bir Alman kurmay subayının, Von Wolf’un evindeki içki ve aşk meclisine devam ettiği içindir ki Jale Türkan Hanım ‘medeni ve asri Türk kızı’ sınıfına girmiştir.”3 Üstelik Jale Türkan Hanım Türk insanından sürekli şikayet etmekte, milletin kabiliyetsiz ve anlayışsız olduğundan yakınmaktadır. Elbette övdükleri de Almanlardır.
Devletin üst kademesindeki paşalar bile (kitapta Mücip Paşa karakteri gibi) bu hayata dahil olmaktadır, memleket umurlarında bile değildir. Mücip Paşa da II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte yükselme imkanı bulmuş bir subaydır. “Paşa, hürriyetin bekçisi görünmesine rağmen ‘Hürriyet namına’ suçlu suçsuz birçok insanı ipe yolladı ve açılan ağızları sürgünle kapadı.”4
Diğer bir karakter Kerami Bey’dir: “O sadece keyfine bakmış, sefasıyla meşgul olmuş ve bir de bol bol ticaret yapmıştır… O ticarete giriştikten sonradır ki fukara halk, hamdolsun, şekeri 350 kuruşa yiyebildi ve etin okkasına 200 kuruş verebildi.”5
Savaş gazisini bile “Memleket değil, Darülaceze! Her adımda bir dilenci kolunu uzatıyor, bir kötürüm bacağını.”6 diyerek aşağılayan Muhlis karakteriyle artık zirveye varıyor toplumsal çöküş.
Görüldüğü gibi sadece dışarıya bir imaj çizilmekte ve insanlar ifade ettiği fikirlere uygun yaşamamaktadır. Kitapta bu insanlar yer yer “karikatürize” bir tarzda verilmiş olsa da (milliyetçilik taslayanın yabancı hayranı oluşu, dinci adamın domuz sucuğu istemesi gibi) çok yabancı gelmiyor okurken. Kendi döneminde de belki fazla açık anlattığı için belki de kitabında geçirdiği bazı isimler sanat çevresinden gerçek kişileri belirttiği için (Yahya Cemal: Yahya Kemal, Celâl Tahir: Celâl Sahir, Rıfat Melih: İzzet Melih gibi) Selahattin Enis ve eseri gereken değeri görmemiş.
Birinci Dünya Savaşı’nda Ekonomi
Romanın geçtiği dönemi daha iyi anlayabilmemiz için Birinci Dünya Savaşı yıllarında ekonomik gidişata bakmamız gerekir. Babıâli 1914 yılına girdiğinde borcu 360 milyon liraydı.7 1913-14’te dış ticaretin %65 kadarı savaşta düşman olacak ülkelerle, %25’i savaşta müttefikimiz olacak devletlerle, %10’u da tarafsız kalacak ülkelerle yapılmıştır.8 Savaşa girildiğinde doğal olarak ticaret gelirleri oldukça düşmüştür. Özellikle ihracat maddelerinin (tütün, üzüm, incir, fındık, pamuk, zeytinyağı gibi) üretimi oldukça azalmıştır.9 Düşen ticaret bütçe açığının artmasına sebep olmuş, bu açığı Almanlardan alınan borçlarla kapatmaya çalışmak ekonomide içinden çıkılmaz bir hale sebebiyet vermiştir. Osmanlı Devleti’nin zayıf ekonomisine bir çözüm olarak para basması enflasyona neden olmuş ve “1914 yılı 100 olarak alınırsa Osmanlı geçinme endeksi 1915, 1916, 1917 ve 1918 yıllarında sırasıyla 130, 212, 846 ve 1823 olmuştu.” 10
En temel gıdalardan olan ekmek üzerinden ilerleyelim. 1914 mahsulü bereketli geçmiş, yapılan ithalat da eklenince önemli bir buğday stoku ile savaşa girilmiştir.11 Savaştan önce un ve buğday ithalatının %29’u Fransa’dan, %28’i Rusya’dan, %22’si Romanya’dan, %13’ü Bulgaristan’dan ve %8’i İtalya’dan yapılmaktaydı.12 Savaş başladığında bu ithalat büyük ölçüde kesilmiş ve sorun yaşanmıştır. Unun çuvalı 90 kuruştan kısa süre içerisinde 300 kuruşa yükselmiştir.13 5 Ağustos 1914’ten itibaren unun çuvalına 110 kuruş ve ekmeğin kilosuna 55 para olmak üzere narh konulduysa da fiyatı az bulan zahireciler istifçiliğe yönelmiş ve ellerindeki malı yüksek fiyatla satmaya başlamış, üretici ise malına el konulacağı yönündeki endişesiyle daha az ekim yapmıştır.14
Yaşanan un sıkıntısını çözmek amacıyla Heyet-i Mahsusa-i Ticariyye kurulmuş ve denetimini Kemal Bey üstlenmiştir. Sadece un değil, şeker, gaz, bulgur ve zeytin gibi malları da sağlamaya girişen bu örgüt zamanla bazı şirketler kurma yoluna gitmiş, oluşturduğu bu sermaye bazı kişilerin zengin edildiği yönünde tepki çekmeye başlamıştır.15 Daha sonra yine çözülemeyen iaşe sorununa yönelik ülke iaşe bölümlerine ayrılmış, İttihat ve Terakki yine etkisini göstermek istemiş ve Birinci İaşe Mıntıkası16 başkanlığına Kemal Bey’i getirtmiştir.17 Ahmet Emin Yalman, Kemal Bey’in kendisini bir “yiyecek diktatörü” haline getirdiğini söylemiştir. Yine Yalman, Kemal Bey’in İsmail Hakkı Paşa ile rekabete girdiğinden, yöneticilerin çoğunun yiyecek işinden sağlanan fahiş kârlardan haberdar olup ses çıkarmadığından bahseder.18
Muhittin Birgen de dönemin çatışmasını şöyle anlatmıştır: “İşin en fecisi şu idi ki, öteden beri bizde ‘ciheti askeriye’ ve ‘ciheti mülkiye’ tabirleriyle askeri ve sivil devlet teşkilatı, harp esnasında da birbirlerine karşı yabancı bakarlar, biri diğerini atlatmayı kâr sayardı. Bunun için, esasen birinin elinde bir plan bulunsa öteki bunun tatbikine mani olurdu. Bunun için harbin iktisat cephesi dört buçuk sene tamamen plansız kalmış ve rastgele, günü gününe, tam manasıyla yevmin cedit, rizkın cedit idare edilmiştir.”19 Kısacası iaşe gibi en temel hususlarda dahi kişisel hırslar o günkü politikanın belirleyicisi olmuş ve kesin bir çözüme ulaşmayı engellemiştir.
1915’te buğday mahsulünde %30 gibi bir azalma neticesinde darlık başlamıştır.20 Elbette bu üretim düşüşünde seferberliğin de etkisi vardır. İtilaf devletleri arasında en zor durumda olan Fransa’da bile gıdada karne usulü 1917’de uygulanmıştır. Rusya’da 1916’da uygulanan bu yönteme Almanya’da ve Osmanlı Devleti’nde 1915’te başvurulmuştur.21 Bu ekmeğin de kalitesi gün geçtikçe düşmüş, içerisine arpa, mısır, yulaf hatta süpürge tohumu katılmış ve bununla beraber kaliteli ekmekle arasındaki fiyat uçurumu da gittikçe artmıştır. Örneğin halka dağıtılan ekmeğin 1916 Ekim’deki fiyatı okkası 1.5 kuruşken diğer ekmeğin fiyatı 8-12 kuruştur. 1918 Nisan’ında fiyatlar sırasıyla 2.5 kuruş ve 56 kuruş olmuştur.22 “Yıllarca çamur gibi kara ekmek başlıca gıdamız oldu.”23 Zaten dağıtılan bu ekmeğin de miktarı gittikçe düşmüş, 1916’da kişi başı 250, 1917’de 150 dirheme düşmüştür (1 dirhem yaklaşık 3,2 gram).24
Diğer çoğu gıda maddesinde de durum hemen hemen aynı. Üstelik kiraların da oldukça arttığını ve hükümetin kira sorununa ancak 1918 Nisan’ında çözüm bulmaya çalıştığını da ekleyelim.25 Halkın ne şartlarda yaşadığı konusunda bir düşüncemiz oluşmuştur diye düşünüyorum. Lafı daha fazla uzatmadan harp zenginleri kısmına geçmek istiyorum.
Harp Zenginleri
İttihat ve Terakki’nin bir politikası olarak bir “Milli burjuvazi” yaratma hedefi, aslında Osmanlı ekonomisini gayrimüslim azınlığın elinden alıp ekonomiyi millileştirmek açısından önemliydi. Örneğin 1915 yılında Türkler imalatta sermayenin %15’ini, emek gücünün de yine %15’ini elinde tutuyordu. Buna karşılık sermaye ve emek gücünün %60’ı Rum-Ortodoks nüfusun, %15’i Ermenilerin, %10’u Musevilerin elindeydi.26
Ancak İttihat ve Terakki yönetimi bu amacı güderken “sermaye birikimini hızlandıran spekülatif kazançlara göz yumdu”27, bunun sonucunda ise “harp zengini” denilen sınıf ortaya çıktı. Diğer ülkelerde de muadillerini görebilmekteyiz, örneğin bu yeni zenginlere İngiltere’de “war profiteer” ve Fransa’da “néo riches” denilmiştir.28
Bu yeni zenginler savaşı fırsat olarak değerlendirip daha da zengin olmuş, öte yandan halkın büyük bir kısmı -özellikle sabit gelirli kesim- artan fiyatlardan ötürü sefalete sürüklenmiştir. Her ne kadar bu harp zenginlerini İttihatçıların oluşturduğu yaygın bir görüş halini almışsa da Muhittin Birgen, savaşta zengin olanların İttihatçılar olmadığını, zengin olanların gayrimüslimler olduğunu söylemiştir.29 Ancak İsmail Hakkı Paşa örneğini vererek iktisadi işleri iyi beceremediğini ve plandan yoksun oluşunu belirtmiştir. Ona göre “Türkiye’nin istihsal kuvvetlerine göre hiç olmazsa aç kalmaması lazımdı.”30 Ayrıca İttihat ve Terakki’nin bütün kabahatinin “kendi namına kurulan bir hükümet ve rejim içinde bunları yapanlara mani olmayışı” olduğunu söylemiştir.31 “Püritanist” olarak belirttiği İttihat ve Terakki’nin, kendi unsurlarının para kazanmasını istemediğini ancak Türklerin para kazanmasını istediklerini belirtmiştir.32 Bu konuda Zekeriya Sertel tam tersini söylemektedir: “İttihatçılara bağlı olan imtiyazlılar, sonsuz servetler yaptılar. Bunlar, aç kalmış halkın sefaletiyle alay eder gibi işi sefahata vurdular. Apartmanlar kurdular. Barlarda ve eğlence yerlerinde artistlerin sigaralarını binlik banknotlarla yakıp eğlendiler. Şarap ve şampanyadan nehirler akıttılar. Bunları aç halkın gözü önünde yapıyorlardı.”33
Refik Halid, 2 Mayıs 1918’de Yeni Mecmua’daki “Hafta Musahabesi – Harb Zengini” adlı yazısında harp zenginlerini şöyle anlatmıştır: “Bugünün her yerde bahsi tazelenen iki mühim, birbirine müşâbih iki büyük ve şümullü meselesi var; bizi daima iğrendiren, üzen, ürküten, bazen de öldüren iki mesele: harb zengini ve tifüslü bit… …onların bolluğu bizim kıtlığımız; onların keyfi bizim kederimiz; onların varlığı bizim yokluğumuz…”34
“1915 sonlarına doğru şeker, çay, kahve, gaz, giyim eşyası piyasadan tümüyle çekilmiş, istifçiler ve karaborsacılar aracılığıyla el altından satılmaya başlanmıştı.”35 1917 yılının ortalarında Men-i İhtikâr Heyeti kurularak bu istifçilik ve spekülasyon işiyle mücadele edilmek istendi. Bu heyetin faaliyetleri “…İstanbul’daki malların vilayetlere doğru kaçmasına da sebep oldu. …Bunun için İstanbul bir derece daha pahalandı.”36 Bu mücadele sonuç vermeyince yeniden narh usulüne başvuruldu.37
Ekonomideki bu sıkıntı, aynı zamanda kağıt paraya güven duyulamayışı, insanların elindeki para ne kadar olursa olsun ticarete atılmasına sebep olmuştur. Bu spekülatif ticaret insanlara çare olarak gözükmüştür. Bunun bir sonucu olarak Ekim 1917’de memurların ticaretle uğraşması yasaklanmıştır.38
Ayrıca bir “vagon ticareti” de yapılmaktadır. Bazı nüfuzlu kişiler kendilerine “vagon vesikası” edinerek para kazanmışlardır. Bahsi geçen vagonları tüccarlara pahalı bir fiyattan devretmeleri nedeniyle Anadolu’daki ürünlerin şehirlerdeki fiyatları artmıştır.39 Sertel, İsmail Hakkı Paşa için “hırsızlığı dillere destan olmuştu” diyerek vagon satışında etkin olduğunu söylemiştir.40
“Levazım reisi İsmail Hakkı Paşa’ya ‘Aman paşam, ben geçinemiyorum, bana bir vagon!’ diyenler meydana çıktı. Bunlar, ekseriya siyasi, yarı siyasi unsurlardı. Bu gibi unsurlar arasında İsmail Hakkı Paşa’nın reddetmiş olacağını tahmin ettiğim hemen hemen kimse yoktur. Ekseriyetle, o zamana kadar hayatlarını, yarı asker, yarı komiteci olarak geçirmiş ve idealistten ziyade dalavereci olan bazı unsurlar vardır ki bu yeni tip arasında ekseriyetle bunlar bulunurlardı. Bunlardan yeni zenginler de peyda oldu.”41
Bu vagon ticareti Zaniyeler’de de geçmektedir: Mücip Paşa, Hasan Rıfat Efendi’nin düğününde kendisine on vagon hediye etmiştir.42
Zaniyeler örneğinde de gördük ancak bu konunun işlendiği birçok örnek vardır. Örneğin Ömer Seyfettin’in Niçin Zengin Olmamış? hikayesinde bir tarih öğretmeninin geçinemeyişi (“Hocalık artık bir insanı değil, bir tavuğu bile besleyemez”) bir gün arkadaşına rastlamasıyla değişir. İki ayda 75 bin lira yaptığını söyleyen arkadaşı bunun “Topal” sayesinde olduğunu ve onun istediğini bir anda zengin yapabileceğinini söyler. Topal dediği, İaşe ve Levazım Nazırı İsmail Hakkı Paşa’dan başkası değildir. Kısa sürede zengin olduktan sonra bir gün sokakta açlıktan ölenlere denk gelince yaptığından pişman olur.43 İnsanlar arasındaki uçurumu göstermesi açısından çarpıcı bir hikayedir. Böylece İstanbul bir yanda açlıktan ölenlerin; diğer yanda bu ölülerin üzerinde yükselen, “vatan kardeşlerinin leşleri ile şişmanlayan”44 zenginlerin şehri olmuştur.
İstanbul’da Fuhuş ve Kumar
Savaş ile birlikte “…hayat tedricen bozuldu ve bir taraftan ahlaksızlık, öte taraftan da sefalet arttı.”45 Seferberlik ilanı birçok evi erkeksiz bırakmış ve kadınları geçim sıkıntısıyla baş başa bırakmıştır. Bu durumun kadınların çalışma hayatına girmek zorunda kalması nedeniyle toplum içinde kadınların etkin rol oynamaya başlaması46 gibi nispeten olumlu bir sonucu olsa da fuhuşun artması ve kadınların geçim sıkıntısı nedeniyle bu yola girmeye mecbur kalması gibi olumsuz sonuçları da olmuştur.
Refik Halid bu konuda şöyle söylemiştir: “Erkek, daha ziyade, cephede maddi tehlikelere ve acılara maruzdur; cephe gerisinde kadını moral felaketler de bekler. Manevi eziyetlerle, yoksuzlukla, kifayetsiz gıda ve himayesiz hayatla iki şekilde zaafa düşen kadın benliği ve kadın vücudu kolaycacık çiğnenmeye müsait bir hale gelmiştir. Cephe gerisi ahlaksızlığı onu temiz hülyalarından yavaş yavaş uzaklaştırır; zorla soyar ve istemeyerek kaldırımlar üstüne atar. Savaşta erkek cephelerde kırılır, kadın caddede…”47
Umumhanelerle (genelevler) ilgili ilk ayrıntılı mevzuat (Emraz-ı Zühreviyyenin Men’i Sirayeti Hakkında Nizamname) 18 Ekim 1915’te yayınlanmıştır. Bu mevzuatla birlikte umumhanelerin işletilmesine yönelik yasal düzenlemeler yapılmış, zührevi hastalıkların yayılmasını önlemek amacıyla bir teşkilat kurulması ve bunun İstanbul Polis Müdürlüğü’ne bağlanması kararı verilmiştir.48
Bu kanunla umumhanelerin fiziki şartları ve nerelerde açılacağı, çalışan kadınların sağlık meselesi ve vesika alma zorunlulukları, namuslu kadınların getirilmesinin ceza gerektirdiği, öğrencilerin kabul edilmemesi gibi çeşitli konular karara bağlanmıştır. Örneğin “…fuhuş mahalleri umumhane, pansiyon ve buluşma yerleri olmak üzere üçe ayrılmıştı. İstanbul’da Suriçi, Beyoğlu ve Üsküdar bölgelerinde Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti ve taşralarda mahalli en büyük polis amirliği tarafından belirlenen mıntıkalardan başka yerlerde umumhane açılması yasaktı.”49
Çalışan kadınlara çalıştığı yerlere göre üç, dört veya beş günde bir muayene zorunluluğu getirilmiştir.50 1917’de Şişli’deki Bulgar Erkek Mektebi bir Zührevi Hastalıklar Hastahanesi’ne dönüştürülmüştür.51 Bu hastanelerden birinde, “savaş sırasında ailelerini kaybeden, fuhuş sırasında kaptıkları hastalıklar nedeniyle tedavi gören 14-15 yaşında kızlar da vardı.”52 Ahmet Emin Yalman, 11 Eylül 1918’de basında bir doktorun şunları söylediğini aktarmıştır: “Durum çok cesaret kırıcı. İstanbul’da frengi vakasının sayısı hiç bu kadar yüksek olmadı. Hastalık daha üst sınıflar arasında da yayılıyor.”53
1920 yılında İstanbul’da 175 umumhane vardır54 ve çalışan kadınların resmi sayısı 2171’dir.55
Kumar da benzer şekilde yaygınlaştı ve daha sık görülmeye başlandı. Hem yabancı devletlerle artan ilişkilerin etkisi, hem yukarıda bahsettiğimiz harp zenginlerinin sefahatleri hem de 1917’de meydana gelen Rus Devrimi’nden sonra Osmanlı’ya gelen Rusların etkisiyle fuhuş ve kumar oldukça yaygın hale gelmiştir. Kumarın yaygın hale gelmesinde ekonominin kötü oluşu ve ekonomiye güven duyulmaması, bu nedenle de ortaya çıkan kısa sürede zengin olma isteğinin de etkisi vardır.
Necmeddin Sadık’ın 15 Ağustos 1918’de Yeni Mecmua’da yazdığı “Hafta Musahabesi – Kumar” yazısı bu durumu gözler önüne sermektedir. Yazısında kumarı giderek büyüyen bir hastalık olarak değerlendirmiştir. “Her memlekette kumar oynanıyor, fakat zannetmem ki hiçbir memlekette paralı talih oyunları bu kadar çoğalmış, bu kadar aşırı bir hal almış olsun. Artık memlekette her kulüp, hatta her ev kumarhane oldu. Dört kişi bir araya geldi mi hemen ‘kare’ teşkil ediyor; kağıtlar, fişler meydana çıkıyor. Kadın erkek -hele kadınlar- dokuzdan doksana kadar, eli kağıt tutanlar hep oynuyor. Yeni yetişen nesil evvela pokeri, sonra bakarayı talim ediyor.” diyerek durumun ciddiyetini gözler önüne sermiştir. Kumar oynayanların en çok yeni zenginler olduğunu da belirtmiştir. Ona göre yeni zenginler, mesleksizler, mefkûresizler, sanata bağlılığı yapay olan sanatçılar ve salon adamları kumara düşkündür. Son satırlarını çözüme ayıran Necmeddin Sadık, çareyi maneviyatta aramaları gerektiğini, mefkûre ve meşgale arayışına girmeyi önermiştir.56
Sonuç
Birinci Dünya Savaşı’nın sosyal hayata oldukça fazla etkisi olmuş, savaştan faydalanarak servetine servet katan yapay bir zengin sınıfı meydana getirmiştir. Bu durum ekonomik ikiliği daha derinleştirmiş, zenginlerin dünyası ile yoksulların dünyası aynı şehirde yaşamalarına rağmen apayrı olmuştur. Aynı zamanda seferberlik sonucu ekonomik düzeni altüst olmuş, maddi dayanaktan yoksun kalan kadınların iş hayatına girmesi kadının toplumdaki rolü açısından olumlu bir yön olsa da kadınlar bazen mecburiyetten, bazen kandırıldıklarından ötürü fuhuş yoluna düşmüşlerdir. Artan fuhuş ve kumar hem zenginleri hem de dünyayla yeni tanışan öğrencileri kendine çekmiş ve sosyal yapı bozulmuştur. Bu konular da Türk edebiyatında sıklıkla işlenmiştir.
- Enis, Selahattin, Zaniyeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Ekim 2021, s. 56. ↩︎
- (Fr. amant): Metres, dost hayatı yaşayan kişi. (Dipnot kitaptan.) ↩︎
- Enis, a.g.e., s. 56. ↩︎
- Enis, a.g.e., s. 59. ↩︎
- Enis, a.g.e., s. 60. ↩︎
- Enis, a.g.e., s. 149. ↩︎
- Ahmad, Feroz, Jön Türkler – Osmanlı İmparatorluğu’nu Kurtarma Mücadelesi 1914-1918, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çev.: Tansel Demirel, Ağustos 2020, İstanbul, s. 215. ↩︎
- Eldem, Vedat, Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomisi, TTK Yayınları, Ankara, 1994, s. 17. ↩︎
- Detaylı bilgi için: Eldem, a.g.e., s. 38. ↩︎
- Toprak, Zafer, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ağustos 2019, İstanbul, s. 453. ↩︎
- Eldem, a.g.e., s. 7. ↩︎
- Eldem, a.g.e., s. 8. ↩︎
- Toprak, a.g.e., s. 408. ↩︎
- Toprak, a.g.e., s. 409.; Eldem, a.g.e., s. 39. ↩︎
- Toprak, a.g.e., s. 415. ↩︎
- İstanbul, Edirne, Hüdavendigâr, Konya, Ankara, Aydın, Kastamonu vilayetleri ve Bolu, Çatalca, Kale-i Sultaniyye, Karesi, İzmit, Eskişehir, Kütahya, Karahisar Sahib, Niğde, Menteşe ve Antalya livalarını içeriyor.: Toprak, a.g.e., s. 421. İaşe sorununu çözmek için denenen yöntemler ve çıkarılan kanunların detayları için Toprak, a.g.e., s. 408-449. ↩︎
- Toprak, a.g.e., s. 421. ↩︎
- Yalman, Ahmet Emin, Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çev.: Birgen Keşoğlu, Haz.: Serkan Yazıcı, Enis Şahin, 2. Basım, Mayıs 2019, İstanbul, s. 156. ↩︎
- Birgen, Muhittin, İttihat ve Terakki’de On Sene, I. Cilt: İttihat ve Terakki Neydi?, Kitap Yayınevi, Haz.: Zeki Arıkan, Mart 2006, İstanbul, s. 338. ↩︎
- Eldem, a.g.e., s. 34. ↩︎
- Eldem, a.g.e., s. 21-22. ↩︎
- Eldem, a.g.e., s. 40. ↩︎
- Sertel, Zekeriya, Hatırladıklarım, Remzi Kitabevi, 5. Basım, Şubat 2001, İstanbul, s. 58. ↩︎
- Eldem, a.g.e., s. 40. ↩︎
- Toprak, a.g.e., s. 465. ↩︎
- Vural, Mithat Kadri, “Savaş Yıllarında Milli Bir Burjuvazi Oluşturma Çabası Olarak ‘Harp Zenginleri’ ve Buna Yönelik Eleştiriler”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi/Journal of Modern Turkish History Studies, XVI/32 (2016-Bahar/Spring), ss. 109-131, s. 111. ↩︎
- Vural, a.g.m., s. 109. ↩︎
- Demiryürek, Meral, “Savaştan Doğan Bir Tip: “Harp Zengini”/ A Character Borned By The War: The War Profıteer”, TURKISH STUDIES -International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic-, ISSN: 1308-2140, (Prof. Dr. H. Ömer Karpuz Armağanı), Volume 10/16 Fall 2015, ANKARA/TURKEY, http://www.turkishstudies.net, DOI Number: http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.8763, p. 493-508, s. 497. ↩︎
- Birgen, a.g.e., s. 313. ↩︎
- Birgen, a.g.e., s. 322. ↩︎
- Birgen, a.g.e., s. 340. ↩︎
- Birgen, a.g.e., s. 341. ↩︎
- Sertel, a.g.e., s. 58. ↩︎
- Refik Halid, “Hafta Musahabesi – Harb Zenginleri”, Yeni Mecmua, 2 Mayıs 1918. ↩︎
- Toprak, a.g.e., s. 461. ↩︎
- Birgen, a.g.e., s. 309.: “Halk ise bu işlerin sebeplerini tetkike lüzum görmeksizin ‘men-i ihtikâr komisyonu’na ‘menba-ı ihtikâr komisyonu’ adını takarak alay ediyordu.” ↩︎
- Toprak, a.g.e., s. 472. ↩︎
- Toprak, a.g.e., s. 479. ↩︎
- Toprak, a.g.e., s. 480. ↩︎
- Sertel, a.g.e., s. 58. ↩︎
- Birgen, a.g.e., s. 308. ↩︎
- Enis, a.g.e., s. 173. ↩︎
- Ömer Seyfettin, Niçin Zengin Olmamış?, (çevrimiçi), //tr.wikisource.org/w/index.php?title=Ni%C3%A7in_Zengin_Olmam%C4%B1%C5%9F%3F&oldid=151667 (last visited Ağustos 7, 2025). ↩︎
- Birgen, a.g.e., s. 342. ↩︎
- Birgen, a.g.e., s. 308. ↩︎
- Örneğin “Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi”nin veya “Kadın Amele Taburu”nun kurulması birçok kadının istihdam edilmesini sağlamıştır. Ayrıca “İstanbul Belediyesi çok sayıda kadın işçiyi sokakları temizlemek üzere istihdam etmişti. Bunlar özel bir üniforma ve pantolon giyiyorlardı. Birçok kadın yardım cemiyetlerinde ve hastanelerde gönüllü olarak çalışıyordu.”: Yalman, a.g.e., s. 276-277. ↩︎
- Karay, Refik Halid, Tanıdıklarım, İnkılâp Kitabevi, 2011, İstanbul, s. 192. ↩︎
- Yakut, Kemal ve Yetkin, Aydın, “II. Meşrutiyet Dönemi’nde Toplumsal Ahlâk Bunalımı: Fuhuş Meselesi”, Kebikeç İnsan Bilimleri İçin Kaynak Araştırmaları Dergisi, vol. 0, no: 31, 2011, s. 285. ↩︎
- Yakut, a.g.m., s. 286. ↩︎
- Yakut, a.g.m., s. 289. ↩︎
- Toprak, a.g.e., s. 484. ↩︎
- Yakut, a.g.m., s. 297. ↩︎
- Yalman, a.g.e., s. 287. ↩︎
- Yakut, a.g.m., s. 290. ↩︎
- Yakut, a.g.m., s. 292. ↩︎
- Necmeddin Sadık, “Hafta Musahabesi – Kumar”, Yeni Mecmua, 15 Ağustos 1918. ↩︎

Yorum bırakın