Türk Milleti’nin kültürel birçok şahane hasletleri olduğu gibi, içinde yetişmek, büyümek, olgunlaşıp kendimizi gerçekleştirmek, tutku beslediğimiz işlerde sebat göstermek ve bir uğraşıda veya alanda istisnai seviyelere ulaşmak zordur. Potansiyel zenginliklerine kavuşamamış, soykırım girişimi geçirip güç bela hayatta kalmış, fakir bir milletin torunlarıyız; hayatın en erken safhalarında gelişimimiz hasbelkader vuku bulmuş, hem kendi hayatımız hem de ortak geçmişin verdiği yüklerin altında omuzlarımızda ağırlıkla hareket eder bireyler topluluğuyuz. Günümüzün kutuplaşmış ortamında ve işe yaramış korku politikalarından ötürü ulusal düzeyde toplumsal güven ortamı kalmamış ülkemizde en yakın çevremizden ve hatta ailelerimizden bile uğraşlarımız için karşılıksız destek bulamayan insanlarız. Matematik ortada sonuçta; çekirdek ailelerimiz ciddi mülk ve refah sahibi değil, olsa bile içinde yaşadığımız toplumda böyle bir mülkleşme söz konusu değil, kendi yaşantılarımız için ortalama kazançlarımız belli. Bu sıkışıklıktaki bir milletin şu anki başarımlarının bile şaşılacak düzeyde olduğu iddia edilebilir.
Farkındayım, cidden kötü ve kötü olduğu kadar gerçek bir tablo çizerek yazıma başlıyorum. Böyle bir ortamda bir insanın günlük işinin dışında nasıl bir girişim, atılım yahut çaba içinde bulunması beklenebilir -ki bırakın bu kişi uğraştığı alanın akıllarda kazınan bir örneği olsun? Peki, şöyle bir örnek verelim: Orta gelirli bir aileden geldiğinizi düşünün. Babanız, müdürlüğünü yaptığı at çiftliğini patronun kızı olan annenizden devralmış. Siz sekiz yaşındayken vefat etmiş ve anneniz kısa sürede başka bir adamla evlenmek zorunda kalmış zira kadın olduğu için mülk sahibi olma hakkı yok. Beş kardeşsiniz, biriniz bebekken ölmüş. Çok geçmeden anneniz 14 yaşınıza bastığınızda ince hastalıktan sancılı bir sürecin sonunda vefat ediyor ve dedenizden kalan mal varlığınızın mirası siz ölene kadar mahkemelerde çözülemeyecek çünkü annenizin ikinci eşi de bir varis. Büyükanneniz siz onun yanında mütevazı eğitiminize devam ederken, sizi ve kardeşlerinizi gardiyanınız olarak ibraz ettiği adamın evine gönderiyor. Gardiyanınız ise sizi aldığınız eğitimden alıkoyup bir eczacı cerrahın yanına çırak olarak gönderiyor. Sonrasında başka bir hastanede bu çıraklıkla başlayan eğitim sürecinizi tamamlıyorsunuz, eczacı cerrah lisansınızı alıyorsunuz ve hemen ardından bu mesleği gardiyanınızın rızası dışında terk ediyor, yarım bıraktığınız eğitiminizden kalan edebiyat aşkına geri sarılıyorsunuz. Zar zor geçiniyorsunuz, uğraştığınız alandaki muadilleriniz yüzyıllardır süregelen köklü soylara sahip, köklü okullarda eğitim alan önemli ailelerin çocukları, bir çoğu soylu aristokratlar. Siz geçiminizi zar zor sağlarken ve bir elin parmağını geçmeyen yakın arkadaşlarınızın yönlendirmeleriyle edebiyatı anlamaya çalışırken, eşiyle birlikte Kentucky’ye taşınan erkek kardeşiniz yaptığı yanlış yatırımlardan ötürü sizin elinize bakar durumda. Diğer erkek kardeşiniz annenizi de ebedi huzura taşıyan ince hastalığa yakalanmış, onun bu hayattan göçüşüne, son aylarında refakatçiliğini yaparken günbegün tanık oluyorsunuz. Geriye kalan kız kardeşiniz ise gardiyanınızın yanında. Biricik kardeşinizin vefatından bir süre sonra yakın arkadaşlarınızla çıktığınız bir seyahatin ardından siz de annenizi ve kardeşinizi sizden alan veremin ilk belirtilerini göstermeye başlıyorsunuz. Tam da bu sıralarda komşunuz olan bir kıza aşık oluyorsunuz, nişanlanıyorsunuz fakat geçim sıkıntınızın çözümü annenizin ikinci eşinin vazgeçmediği ve uzlaşmadığı davalarda erişilemez halde, hastalığınızın sizi nereye götüreceğini çok iyi biliyorsunuz. Nişanınız nihayete eremeyecek, başta yayınladığınız ikinci eser olmak üzere neredeyse tüm eserleriniz dönemin soylularını destekleyen Tory safının gazetelerince çok sert bir şekilde eleştiri alıyor. Öyle ki dönemdaşlarınız ve sonraki yüzyıllarda birçokları erken vefatınızın ardından bu eleştirilerin hastalığınızı hızlandırdığını iddia edecek ve evet, 25 yaşında vefat edeceksiniz.
John Keats’in hayatı işte böyleydi. Londra’da döneminde zenginlerin atlarını yerleştirip bakımlarını devrettiği çiftliklerden birinde müdürlük yapan Thomas Keats’in oğlu John Keats 31 Ekim 1795’te dünyaya geldi. Enfield’da John Clarke’ın okuluna giden Keats kendisinden sekiz yaş büyük olan ve hem öğretmenliğini yapan, hem de kısa ömründe ona arkadaşlık edecek olan Charles Cowden Clarke ile burada tanıştı. Okuduğu okulda “kavgacı (pugnacious)” ve “edebiyattan anlamaz (not literary)” şeklinde kayda geçmişti Keats, yetişkinliğinde minyon bir postürü olacaktı evet ama çocukluğunda gürültülü ve enerjik olduğuyla bilinirdi. Okulun sahibinin oğlu olan Charles Cowden Clarke, Keats’i başta Edmund Spenser olmak üzere Elizabeth dönemi edebiyatçılarıyla tanıştırdı. Öyle ki; Keats’in ilk şiiri olan “On First Looking into Chapman’s Homer” George Chapman’ın Iliad çevirisini okumasının üzerine yazılmıştır.
Kaynaklarımdan biri olan The Norton Anthology of English Literature onun hayatına direkt şu cümleyle başlar: “Büyük şairlerin arasında onun kadar elverişsiz bir kökene sahip olanı yoktur. (No major poet has had a less propitious origin.)” Kaldı ki mütevazı kökenden gelenler çoğunlukla roman yahut başka tür nesir edebiyatına yönlendirilirdi, çünkü belki de bugün hâlâ Fildişi Üniversitelerde (the Ivory League) devam eden bir anlayış vardı: şiirin ve nazımın Latince, Antik Yunanca, Fransızca, İtalyanca gibi dillerde tam yetkinlik isteyen, Klasik Dönem (hem Antik Yunan, hem Roma) edebiyatına ciddi hakimiyet gerektiren bir uğraşı olduğu kanıksanmıştı.
Bu hiyerarşik yahut teknokratik anlayışın olduğu ortamda Keats’in tutkusu şiireydi. Elizabeth dönemi şairlerini tanımasını sağlayan okuldan gardiyanı Richard Abbey tarafından alınıp Thomas Hammond’un yanına çıraklığa gönderildi. Burada ara bir not düşeceğim, çıraklığını yaptığı mesleğin tam adı apothecary surgeon şeklinde geçiyor, eczacı cerrah şeklindeki çevirim bu yüzdendir. 1815 Eczacılar Kanunu’nun (Apothecaries Act 1815) yürürlüğe girmesiyle birlikte bu meslek artık eğitimli lisans gerektiren, denetimli bir meslek haline gelmişti. Keats Hammond’un yanından 1815’te Guy’s Hospital adlı hastanede eğitimini sürdürdü ve lisansını aldıktan çok kısa bir süre sonra, gardiyanı Richard Abbey’ye karşı gelerek tutkunu olduğu şiire geri döndü.
Bu kararı, edebi hayatında Keats her ne kadar istemese de ikinci mentoru adını vereceğim, yakın arkadaşı Leigh Hunt’ın desteğiyle aldı. Siyasi radikal olarak bilinen Hunt, dönemin haftalık gazeteleri arasında yer alan ve kurucularından olduğu Examiner’da eleştirmen ve makale yazarıydı. Keats’i dönemin edebiyatının çok önemli isimleri William Hazlitt, Charles Lamb, Percy Bysshe Shelley ve yine dönemin büyük ressamlarından Benjamin Robert Haydon ile tanıştırdı. Bu isimlerden ayrı Hunt sayesinde Keats küçük bir grup olan dostları ile tanıştı: John Hamilton Reynolds, Charles Wentworth Dilke ve Charles Brown. Bu isimler Keats gibi narin bir şair için gereken dinleyiciler olacaklardı.
Fakat Keats’in –belki de bu yazıyı yazmama neden olan en önemli etmenlerden birisi– şöyle bir özelliği vardı: tek tutkusu olan edebiyatta bireysel eşsizliğini korumak için arkadaş çevresinde bile gerekli önlemleri alıyordu. İkinci eseri olan ve çokça eleştiri alan Endymion’dan sonra Milton’ın Paradise Lost’undan esinlenerek başladığı destan Hyperion’u yazmayı bırakması (hayatının son döneminde geri dönecek), Shelley ile yakın dostluk kurmaktan –ki o dönem bu çok büyük bir ün ve fırsatlar kapısı demektir– kaçınması, hatta yakın arkadaşı olan Hunt’ın “öğrencisi” gibi bir nam salmamak için kendini uzaklaştırması bu özelliğinden dolayıdır. Evet, gerçekten de Hunt’ın bıraktığı etki kayda değerdir, sonelerinde çok katkı sağlamıştır. Hatta Keats, ilk kitabı olan Poems’te belki de biraz naifçe Hunt’a atıf yapar, bunun sadece edebi anlamda üstünde bırakabileceği yükün yanında, reformcu Hunt’ın yakını olmanın sebep olduğu bir karşıtlık ortaya çıkmıştır Keats’e, dönemin güçlü Tory yanlısı taraflarınca. 1817’de arkadaşı Benjamin Bailey’e son yazdığı mektupta Keats şöyle der:
“…You see Bailey how independant my writing has been – Hunts dissuasion was of no avail – I refused to visit Shelley, that I might have my own unfetterd scope – and after all I shall have the Reputation of Hunt’s élève– His corrections and amputations will by the knowing ones be trased in the Poem…”
“Görüyorsun Bailey, yazımın ne kadar bağımsız olduğunu – Hunt’ın caydırmaları hiçbir işe yaramadı – Shelley’i ziyaret etmeyi reddettim, kendi özgür ve sınırsız alanımı bulabileyim diye – ve nihayetinde, Hunt’ın öğrencisi olarak anılacağım – Onun düzeltmeleri ve budamaları şiirde, işin ehli olanlarca fark edilecek.”
Biz Yön Tarih olarak tabii ki Kemalistlerin yalnızlaşmalarının tam karşısında duruyoruz: birbirimize gerekirse eleştirilerimizle, “budamalarımızla” ve tartışmalarımızla dahi destek olmalı ve birlikte yol yürümeliyiz. Fakat benim burada aktarmaya çalıştığım şey şu: bir başınalığın içinde sıkışıp kaldığınızda çıkış yolunuz yoksa bile bu son değildir, Keats kendisini belki de bilerek buraya atmıştır, belki de başka çaresi yoktur; fakat hayatının bu noktasından dahiyane şiirlerini yazdığı mertebeye ulaşmayı başarmıştır. Burada hakikaten çıkarılacak çok büyük bir ders vardır. Hem kendisinin hem de sonelerinin daha fazla etkilenmemesi için Hunt’tan da uzaklaşmıştır fakat bugün Wordsworth ile birlikte Romantik dönem İngiliz sonelerinin en önemli iki isminden biri olmayı başarmıştır. Yalnız kalmak, birkaç yakın arkadaş dışında destek bulamamak, soyluların Tory partisinin basın organlarınca topa tutulmak, onun eşsiz eserlerini yazmasına engel olamamıştır. Protestan kökenden gelen John Keats hem ailevi hem kariyer açısından çektiği bunca zorluğa mektuplarında birçok tanımlama yapar, anlamaya ve bu acılarla ne yapacağını kavramaya çalışır, fakat kendi dini mezhebinin radikal yapılarında (Püritanlar) konfor bulmayı aklından bile geçirmez mesela. Yahut felsefi bir konfor alanı bulup atıl şekilde köşesine de çekilmez. Tüm bu acı ve zorluklarla kendi zihninden çıkaracağı yanıtların ışığında baş etmeyi tercih eder. Evet Kemalizm hep birlikte işleyeceğimiz bir ideolojidir fakat yalnız kalmak bırakın bir çıkmaz yol olmayı, Keats’te olduğu gibi eşsiz kapıları önünüze serebilir. 1818’de hastalığının pençesinde şaheserlerini peşpeşe yazdığı dönemde bir mektubunda şöyle der John Keats: “Ben bağımsız yazacağım. (I will write independently.)” Tabii bunu başarmak için de kendine özgü bir edebi teknik geliştirmesi gerekiyordu.
William Hazlitt’in İngiliz Şairler (English Poets) adlı derslerine katılan Keats sonrasında kendi geliştireceği teknik olan Negative Capability’nin ilhamını buradan alır. Direkt kendisinden alıntıyla şöyle tanımlayabiliriz:
“…several things dove tailed in my mind, and at once it struck me what quality went to form a Man of Achievement, especially in Literature, and which Shakespeare possessed so enormously—I mean Negative Capability, that is when man is capable of being in uncertainties, Mysteries, doubts, without any irritable reaching after fact and reason.“
“…birdenbire zihnimde birkaç şey örtüştü ve özellikle edebiyatta bir Başarı Adamı’nı (Man of Achievement) oluşturan niteliğin ne olduğunu kavradım — ve Shakespeare’in bu niteliğe muazzam ölçüde sahip olduğunu düşündüm — kastettiğim şey Negatif Yetenek (Negative Capability); yani, bir insanın belirsizlikler, gizemler ve kuşkular içinde var olabilme kapasitesi, gerçek ve akla yönelik huzursuz bir arayışa kapılmadan.”
Kardeşleri George ve Tom’a 21 Aralık 1817’de gönderdiği mektupta bu tekniği bu şekilde tanımlar. Hazlitt’in Shakespeare hakkında düşünceleri ona bu tekniği doğurtur diyebiliriz. Hazlitt Shakespeare’in muhtemelen aslen profesyonel bir oyuncu olduğunu da hesaba katarak onun “mümkün olabilecek en merkezsiz bir benliğe” (the least of an egotist that it was possible to be) sahip olduğunu, özünde hiçbir şey olmadığını (nothing in himself), aksine diğer herkesin olduğu ya da olabileceği şeyleri barındırdığını (all that others were, or that they could become), her tür melekenin ve hissiyatın zerreciklerini içinde taşıdığını (had in himself the germs of every faculty and feeling), bulunduğu şartlar dahil olmak üzere bir şeye dönüşmek ve o şey olmak için o şeyi düşünmesinin yettiğini (had only to think of anything in order to become that thing, with all the circumstances belonging to it) öne sürer. Tabii ki Shakespeare hakkında yapılmış bu tahlilin doğruluğu başka bir yazının tartışma konusu ancak burada önemli olan, Keats’in tanımladığı ve şiirlerinde kullandığı Negative Capability adlı tekniği yukarıda betimlenilmiş konseptten almasıdır. Sonrasında, 27 Ekim 1818’de Richard Woodhouse’a yazdığı mektubunda –Shakespeare’den aldığı temeli onun oyun karakterleri Iago ve Imogen ile örneklendirerek– bu kabiliyeti biraz daha açıklığa kavuşturur:
“…As to the poetical Character itself . . . it is not itself—it has no self—it is everything and nothing—It has no character—it enjoys light and shade; it lives in gusto, be it foul or fair, high or low, rich or poor, mean or elevated —It has as much delight in conceiving an Iago as an Imogen. What shocks the virtuous Philosopher, delights the chameleon Poet . . . A Poet is the most unpoetical of any thing in existence; because he has no Identity—he is continually in for—and filling some other Body—The Sun, The Moon, The Sea, and Men and Women who are creatures of impulse are poetical and have about them an unchangeable attribute—the poet has none; no identity—he is certainly the most unpoetical of all God’s creatures.”
“…Şair karakterinin kendisine gelince… o, kendisi değildir—bir ‘benliği’ yoktur—her şeydir ve hiçbir şeydir—bir karakteri yoktur—ışığı da gölgeyi de sever; heves içinde yaşar, güzeli de çirkini de, yüceyi de bayağıyı da, zengini de fakiri de tutkuyla yaşar—bir Iago’yu tahayyül etmekten ve hamili olmaktan aldığı haz, bir Imogen’inkinden farksızdır. Erdemli bir filozofu şoke eden şey, bukalemun şairi keyiflendirir… Bir şair, varlıklar arasında en az şairane olandır; çünkü bir kimliği yoktur—sürekli başka bir bedene girer ve onu doldurur—Güneş, Ay, Deniz ve dürtüleriyle hareket eden Kadınlar ve Erkekler şairanedir zira onlarda değişmez bir nitelik vardır—ama şairin yoktur; hiçbir kimliği yoktur—şüphesiz Tanrı’nın yarattığı en az şairane varlıktır.”
Şairi daha çok taşıyıcı bir canlıya dönüştürürken aslında Keats onun rolünü gerçeğin arayışında mantığını kullanan etken bir özneden ziyade, devamlı alıcı durumda kalabilen, edilgen bir rolde tutar; bunu sağlayan şey ise ilk alıntıda sözünü ettiğim, şuurun yarı açık durumda olduğu bir huşu anıdır. Ters Kabiliyet/Olumsuz Kabiliyet’in doruğu bu zihin yapısında mazhar olur. Bir bülbüle adadığı ”Ode to a Nightingale” adlı kasidesinde Keats tüm bu huşu anının sonunda kendine geldiğinde dizelerini şöyle tamamlar:
Was it a vision, or a waking dream?
Fled is that music:—Do I wake or sleep?
O bir hayal miydi, yoksa gündüz rüyası mı?
O müzik kaçtı:—Uykuda mıyım, yoksa ayakta mı?
Bu kabiliyeti pekiştiren şeylerden biri de gerçekliği soğuk bir disiplinden ziyade kendiliğinden var olan saf güzellik olarak görmesidir. Antik Yunan kalıntısı bir çömleğe adadığı “Ode on a Grecian Urn” adlı kasidesinde Keats gerçekliği şöyle tanımlar:
Beauty is truth, truth beauty,—that is all
Ye know on earth, and all ye need to know.
Güzellik gerçektir, gerçekse güzellik,—bu dünyada
Bilip bileceğin tek şey bu.
Gerçek ile güzellik arasında kurduğu ilişki aslında arayıcı etken şair profili ve onu çevreleyen Neoklasik anlayıştan ziyade alıcı edilgen profildeki şair için daha uyumlu bir ilham düzlemi sağlayabilir, zira gerçekliğin mantıklı zihnin gözlemleriyle açığa çıkarılmayı bekleyen gizlerden oluşması yerine ölümünden sonra kendisinin de genç kuşağından sayılacağı Romantik Edebiyat’ın Sublime anlayışıyla da örtüşen bir durumdur gerçeğin güzellikte yattığı, güzelliğinse gerçekten açığa çıkabildiği bu anlayış.
John Keats hakkında daha söylenecek çok şey var fakat bu yazı tabiri yerindeyse kısa bir bakış. Buna rağmen kısacık bir bakışta hayatta nelerin mümkün olduğunu bizlere gösteriyor, sonrasında kendisini sevgiyle anacak olan Lord Tennyson’ın “Ulysses” adlı şiirinde dediği gibi: “Hayatı dibine kadar içeceğim. (I will drink life to the lees.)” Keats de edebi açıdan öyle yapmışa benziyor. Öyle ki, yirmi beş yaşında öldüğü hesaba katıldığında, İngiliz Edebiyatının devleri Shakespeare, Chaucer ve Milton, onun yaşındayken onun kadar büyük başarılara imza atamamışlardı. Hastalığından dolayı yakın arkadaşı ressam Joseph Severn ile birlikte Roma’ya taşınır. Roma’nın ılık havasının daha iyi geleceğini düşünür, 24 Şubat 1821’de orada ölür ve Vatikan Kilisesi’nin Katolik olmayan insanlara ayırdığı mezarlığa defnedilir. Arkadaşları, Keats’in isteği üzerine mezar taşına şu cümleyi yazarlar: “Burada adı suya yazılmış biri yatmaktadır. (Here lies One Whose Name was writ in Water.)” Kendisinin akıllarda kalmayacağına inanarak vefat ettiğini buradan anlayabiliyoruz.

Biz Türkler için çok güzel bir örnek John Keats; yalnız olabiliriz, destek veren, başarılarımızı duyup takdir eden insanlar olmayabilir, mütevazı bir kökenden gelebiliriz, can attığımız şeyin eğitimini almamış, bambaşka bir mesleğe sahip olabiliriz, kendi yakınlarımız tarafından haksızlığa uğrayabiliriz, ortaya koyduğumuz eserler çokça eleştiri alabilir, anlaşılmayabiliriz. Fakat yine de Keats gibi devam edip, yaşama tutunduğumuz şeyi yaparken girdiğimiz huşuyla bir görü mü yoksa gündüz rüyası mı görüyoruz anlamadan kendimizi gerçekleştirebiliriz. O adının suya yazıldığına inanarak aramızdan ayrılmış olabilir, ancak biz akılcı Kemalistler, onun hayatından çıkarılacak evrensel dersleri görüyor ve adını akıllarımızda taşımaya devam ediyoruz.
KAYNAKÇA
Hough, Graham Goulder. “John Keats | Biography, Poems, Odes, Philosophy, Death, & Facts.” Britannica, 19 July 2025, https://www.britannica.com/biography/John-Keats. Accessed 3 August 2025.
Abrams, M. H. – General Ed. The Norton Anthology of English Literature- Vol. 2 -6th Ed., p. 766-844, p. 1067 Norton, 1993.
Hirsch, Edward. A Poet’s Glossary. Houghton Mifflin Harcourt, 2014.
Keats, John. “To Richard Woodhouse.” Received by Richard Woodhouse, 27 Oct. 1818.
Blank, G. Kim. “3 March 1817: Keats’s First Collection, Poems, is Published .” Mapping Keats’s Progress: A Critical Chronology. Edition 3.27 , University of Victoria, 19 August 2024. https://johnkeats.uvic.ca/1817-03-03.html.
Bate, Walter Jackson. John Keats. Belknap Press of Harvard University Press, 1994. Hansard (Parliamentary Debates) – Parliament Archives, archives.parliament.uk/online-resources/parliamentary-debates-hansard/. Accessed 3 Aug. 2025.

Yorum bırakın