Öğretmen Nedir?

Eğitim Sorunları ve Topluma Etkisi

(Bu çalışma “Öğretmen Nedir?” başlığıyla raporlar, anketler, röportajlar ve çeşitli görüşlerle desteklemeyi düşündüğümüz, eğitim sistemini, bileşenlerini ve tarihini derinlemesine inceleyeceğimiz çalışmamızın ilk adımıdır. Anketimize katılarak çalışmamıza destek olabilirsiniz.)

Teknik soruların tanımı kolaydır. Ancak konu sosyal konulara ve kurumlara geldiğinde belli bir cevap bulmak zordur. Bu sorumuz “Doktor nedir?” veya “Mühendis nedir?” olsaydı belki cevabımız daha kolay olurdu. Ancak bu mesleği de çeşitli yollarla tanımlamaya çalışacağım.

Öğretmen, TDK’ye göre, “mesleği bilgi öğretmek olan kimse”dir. Ancak “Öğretmenlik sadece bilgi öğretmek midir?” sorusunu sorduğumuzda bu tanım oldukça basit kalıyor. Bana kalırsa öğretmen -elbette bilgi öğretmeyi de içeren bu süreçte- öğrencilerini hayata hazırlayan, onlara rehberlik eden ve rol model olan, onların gelişiminin sağlıklı bir şekilde ilerlemesine yardımcı olan ve öğrencilerin teorik olarak öğrendiği bilgileri pratiğe dökmesini sağlayan kişidir. Öğrenciyi bilgilendirip hayata hazırlarken aynı zamanda ruhsal gelişimine de oldukça katkıda bulunan kişidir öğretmen. Bu açıdan toplum içerisinde rolü oldukça büyüktür. 

Öğretmenlik mesleğine verilen önem özellikle Cumhuriyet ile birlikte artmıştır. Öğretmenler bu yeni rejimin uygulayıcısı ve simgesi olmuşlardır. Yeni rejimin yeni nesillerini yeni ideoloji ile yetiştirmekle görevli olan bu öğretmenler fedakârlık ve kahramanlık sıfatları ile ön plana çıkarılmış ve kendilerine kutsal bir görev yüklenmiştir: Atatürk’ün kurtardığı bu nesil, Atasına ve ülkesine olan borcunu, yine Atasına ve ülkesine bağlı ve çağdaş yeni nesiller yetiştirerek ödeyecektir. Ülkeyi karanlıktan ve boş inançlardan kurtararak muasır medeniyetler seviyesine yükseltmek bu öğretmenlerin görevidir. Öğretmenler ise, Başöğretmen’den gelen bu emri terinin ve kanının son damlasına kadar yerine getirmekle mükelleftir. 

Örneğin bu kahraman tiplemesini Öğretmen Kemal (1981) filminde görmekteyiz. Karalar Köyü’ne atanan Öğretmen Kemal, karşısında boş inançlara körü körüne bağlı bir kitle görür. Onlara Cumhuriyet’in kazanımlarını ve Atatürk’ü anlatmaya çalıştıkça köy ona düşman olur, köyün ağası ve hocası bu düşmanlığın başını çeker. Yeni rejimin neferi olan Öğretmen Kemal, halkı aydınlatmayı canıyla öder. Benzer durum Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye romanında da işlenmiştir. Orada da Aliye Öğretmen halkı gericilikten kurtarma ve Millî Mücadele’ye destek olma görevini canıyla öder.

Ancak öğretmenliğe verilen bu kutsal görevin değeri zamanla düşmüştür, hatta günümüzde unutulmuştur bile. Bunun sebeplerini “zaman değişti” diyerek kolaya kaçıp düşünmemeyi tercih edebiliriz. Evet, elbette zaman değişti ancak eğitimin niteliği de bununla beraber değişti. Eğitimin neoliberalleşmesi ile birlikte artık bilgi meta haline geldi. Meta haline gelen bilginin okullarda verilmesinin ve daha öncesinde merkezi sınav sisteminin benimsenmesinin sonucu olarak da öğrencilerden sınav başarısı beklenmeye başlandı. Alınan eğitimin sonucu olarak sadece sınav başarısının beklendiği bir yerde öğretmenler de öğrencilere “sıralamada bir sayı” gözüyle bakar oldu. Bu durum öğretmenlik mesleğini ülkesini ileriye götürmek için çalışan ve aklı başında, kültürlü, Atasına saygısı olan ve vatandaşlık bilincine sahip nesiller yetiştirmeyi bir görev olarak görmekten ziyade sınav başarısı kazandırma gibi teknik bir konuya indirgedi. 

Sosyal açıdan önemi büyük bir meseleye sadece teknik açıdan yaklaşmanın da cezası elbette bilgisiz bir toplum ve düzgün işlemeyen kurumlar olur. Bu durumun sonuçlarını da toplumun tamamı çeker. Bizzat öğretmenlerin yaşamış olduğu şiddet ve benzeri olaylar bu durumun eseridir. Elbette biz de teknik açıdan bakarsak, sınav başarısı önemlidir. Ancak düzgün Türkçe konuşmak ve yazmak, etik ve ahlaki değerlere sahip olmak, insanın çevresiyle ilgili bir farkındalığının olması, vatandaşlık görevlerinin farkında olmak veya tarih bilinci gibi hususlar da en az sınav başarısı kadar değerlidir. Bunlar sağlanmadığı zaman, sınav başarısı yüksek olup da doktor olan bir kişi, babası yaşındaki hastayla bağır çağır konuşacaktır. Etik değerlerden yoksun bir müteahhit malzemeden çalarak depremde onlarca insanın ölmesine sebep olacaktır. Değerden yoksun öğretmen öğrencilerini düzgün yetiştiremeyip onlara örnek olamayacak, toplumda şiddet, düzensizlik ve cehalet had safhada olacaktır.

Eğitim için saçılan onca para, özel kursların “şu üniversiteye şu kadar öğrenci yerleştirdik” gibisinden reklam yapmaları da bunun göstergesidir. Her şeyden önce, eğitimde reklamın olmaması gerekir. Bu durum eğitimde fırsat eşitliğinin altına dinamit koymaktadır. Daha iyi eğitim artık daha çok paranın olduğu yerde olduğundan, “sıradan” insanların bir şeyler başarabilmeleri geçmiş yıllara göre daha da zorlaşmıştır. Eğitimi serbest bir pazar olarak düşünüp özel ders ücretlerini binlerce liradan başlatan öğretmenler de eğitime sadece -kendileri için- “faydacı” açıdan bakmaktadır. Bu durum bir “eğitim ekonomisi”ni doğurmaktadır. Bu eğitim ekonomisi dershanelerden özel derslere, ders kitapları yetersiz olduğu için alınan kaynak kitaplardan öğrencilere yapılan baskıdan ötürü gidilen psikologlara kadar geniş bir alana yayılmaktadır. 

Bir diğer sorun da öğrencilere sunulan 5 seçenekli testlerin onları gerçek hayata hazırlayamamasıdır. Çünkü gerçek hayat bu kadar kesin değildir. Bazen bir şeyin tek bir cevabı yoktur, muğlaklık söz konusudur. Siyah ve beyazın yanında gri de vardır. Kesin cevaplara ulaşmaları için kesin yargılar öğretmenler tarafından aktarılmakta ve “nakilci” bir eğitim anlayışı benimsenmektedir: “Öğretmen konuşur, öğrenci dinler, öğrenir ve sınavda yapar” tarzı bir anlayış söz konusudur. Ancak öğrencilerin 5 seçeneğe indirgenen düşünce tarzı ve bu nakilci eğitim onlara gerçek hayatta yardımcı olamamaktadır. Sonuç olarak belki belli derslerde oldukça başarılı olan öğrencilerin sosyal hayatta başarısız olduklarını veya belli bir düşünce geliştiremediklerini ve karmaşık düşünemediklerini görmekteyiz.

Eğitime sadece bu yönüyle bakıldığında eğitim süreci teknik bir konuya indirgenmekte ve fayda olarak da yüksek sınav başarısı gözetilmektedir. Biz eğitime faydacı bakamayacak kadar rahatsız bir durumdayız. Bu durumdan öğrencilerin de memnun olduğunu düşünmüyorum. Öğrencilerin birçoğu kendi ilgi ve yetenekleri dururken bu faydacılıktan ötürü sınav başarısı kaygısına düşmekte, ilgi ve yeteneğini kaybedip sadece ders çalışmaktadır.

Öğretmenlerin de bu durumdan rahatsız olup düşünsel olarak hiçbir faaliyette bulunmamaları çok acı bir gerçektir. Bugün çoğu öğretmenler odasında konuşulan konuların tamamının emlak ve borsa üzerine olması bunun göstergesidir. Eğitimin niteliğinin düşmesi ile birlikte öğretmenler ideallerini kaybetmiş durumdadır. Öğretmenlik mesleğinin kendisine yüklediği görevin farkında bile olmayan öğretmenler gördük hepimiz. Hayatımızı etkileyecek şeyler söyleyip bize yol gösteren öğretmenlerimiz de oldu, ancak koca okulda bir tane ya vardır ya yoktur. Şahsen benim öyle öğretmenlerim oldu. Sınıf öğretmenim Suna Hocamı bu yazıda anmadan edemeyeceğim. Kendisine hâlâ minnettarım. Suna Hocam mesleğinin kendine yüklediği görevlerin farkında olan ve buna uygun davranan bir öğretmendi. Her çocuğa gözü gibi bakar ve ilgilenirdi. Elbette bunun yolu da iyi bir eğitimden geçer. Günümüzde açık öğretimden çocuk gelişimi okuyarak sınıf öğretmeni olan binlerce kişiyi düşündüğümüzde, kalite farkının düştüğünü açıkça görmekteyiz. Hatta açık öğretimi geçtim, üniversitelerimizin eğitim fakültelerinin kalitesi tartışmaya oldukça açık bir haldedir. Sadece sınavlarından geçip okulu uzatmadan bitirmeyi hedefleyen (yine sınav başarısı faktörü), eğitim süreci boyunca kendisine hiçbir şey katmamış ve hatta konuşmayı bilmeyip hâlâ yerel ağızda konuşan insanlardan sağlıklı bir öğretmenlik yapıp bir Suna Hocam gibi olabilmelerini beklemek hayalcilik olur. 

Öğretmenlerin öncelikle bizzat içinde bulundukları eğitim sektörünün sorunlarını belirleyip değerlendirmeleri ve bu sorunlara beraberce çözüm arama uğraşına girmelerini bekleriz. Fakat geldiğimiz noktada herkes bir şeylerden yakınmakta ve kimse duruma bir çözüm bulmayı geçtim aramamaktadır bile. Bugün ülkemizin en çok takipçili öğretmen sayfalarını incelediğimizde bahsettiğim durumu görebilmekteyiz. Millî Eğitim Bakanlığı’nın aldığı kararlardan memnuniyetsizliği belirttikten sonra yakınmaktan başka hiçbir şey yapmamaları, ardından Avrupa turu ve halı saha paylaşımları, telefon çekilişleri ve hatta çöpçatanlık yaptıkları görülmektedir. Oysa öğretmenler arasında yaygın olan bu türden hesapların en azından öğretmenler arasında bir kamuoyu oluşturmaları beklenir. Çevrim içi bile olsa öğretmenliğin veya eğitimin sorunları hakkında bir toplantı yapıp manifesto niteliğinde kararlar bile alınsa, belki bir şeyleri değiştirebilirlerdi. 

Öğretmenlerin sınıflarından istedikleri tuhaf şeyleri de burada belirtmesem olmazdı. Öğrencilerinden kedi köpek maması isteyen öğretmenler var. Sınıfta akıllı tahta olmasına rağmen ailelerden “Sınıfa laptop alınacak.” diyerek para istenmesi gibi usulsüz davranışların yanında; anaokulu öğrencilerine yapılan yemek listesine öğrencilerin ailelerinin ekonomik durumlarına bakılmaksızın zorunlu şekilde uyulmasını istemeleri gibi dayatmalar da mevcut. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik şartlarda Türk ailesi belki doğru düzgün et yiyemezken, öğrencilerinin okula zorla köfte getirip yemelerini istemek ne derece doğru? Öğretmenin görevi öğrencisinin farkında olup kişisel farklılıklarına göre sınıfta uyumlu bir ortam oluşturmasıdır aynı zamanda. Çocukların ekonomik farklılıklarına bakmaksızın eşit olduklarını düşünerek böylesi bir uygulamaya gidilmesi düşüncesizliktir. Hele bir de -özür dileyerek söylemek zorundayım- sosyal medya şebekleri var ki, öğrencilerinin türlü hallerini videoya çekip yayınlamakta ve fenomen olma peşine düşmektedirler.

Okullarda üniforma zorunluluğunun kalkmış olması, sınıflarda öğrenci mevcudunun fazlalığı, sınıflardaki fiziki şartların rahatsız ve yetersiz oluşu, laboratuvar ve bilgisayar eksiklikleri, öğrencilere sunulamayan teknolojik araç gereç dolayısıyla oluşan eşitsizlik, okullarda özellikle sınav senelerinde öğrencilerin notlarının şişirilmesi sebebiyle oluşan yapay mezuniyet puanlarının haksızlık yaratıyor oluşu gibi örnekler hakkında da konuşabiliriz ancak şimdilik bu kadarı yeterli. Bütün bunlar hem eğitim kurumlarının güvenilirliğini hem de öğretmenlerin toplumsal imajını zedeleyen durumlardır. Öğretmenler bu süreçte giderek daha pasif bir rolü tercih etmekte (veya bu role itilmekte) ve çocukların hayatında daha az role sahip olmaktadırlar. Bu bölüme kadar yüzeysel de olsa bir tablo sunduğumu düşünüyorum. Asıl konuya gelelim: Ne yapmalı?

Konu eğitim olduğunda belirli bir reçete sunmak zor. Çünkü eğitim zamana ve coğrafyaya göre değişiklik göstermektedir. Bu açıdan baktığımızda eğitim her ne kadar evrensel değerleri içeriyor olsa da esas olarak yereldir. Örneğin sürekli gösterilen bir örnek olarak Finlandiya’nın eğitim sistemini direkt olarak alıp uygulamak bir fayda sağlamayacaktır. Örnek alınacak yerler olabilir, ancak Finlandiya ile ne insanımız ne coğrafyamız ne de tarihimiz benzer. Bu nedenle eğitimimizin kendi bünyemizden çıkması önemlidir. Öyleyse artık birer fetiş haline gelmiş Finlandiya ve Beyaz Zambaklar Ülkesinde’ye veya hangi ülke olursa olsun bir son verilmesi gerekmektedir. “Atatürk’ün önerdiği kitap!” diyerek pazarlanan bu kitabın laf olsun diye yapılan bahsinin faydasını görebilseydik şimdiye kadar görürdük. 

Toplumumuzda ciddi bir yozlaşma ve çöküş vardır. Her geçen gün yaşanan cinayetler, şiddet olayları, sokaklarımızda güvenle yürüyemiyor oluşumuz bir toplumsal güvensizlik ve panik yaratmaktadır. Artık birbirimize şüpheyle yaklaşır olduk. İnsanların maneviyata değer vermeyişi nedeniyle oluşan bencillik hali, insanları sadece kendini düşünür bir hale sokmuştur. Kolektif faydayı düşünen birey sayısı gün geçtikte azalmakta ve ideali olan insanlara boş işlerle uğraşıyor gözüyle bakılmaktadır. İnsanların gün geçtikte bozulan bu hallerinin sonuçlarını ise şiddetten bencilliğe, meslek ahlakının kalmayıp her işin azami kâr için yapılmasından yakılan ormanlara, çürük binalardan yamuk yumuk yollara, yere çöp atmaktan sıraya kaynak yapmaya kadar genişletebiliriz. Hepimiz bu tür sorunları yaşamaktayız.

Bu durumun siyasi, ekonomik, sosyal, tarihsel ve güncel sebepleri olsa da en büyük nedenlerinden birisi eğitimdir. Günümüzde eğitim, insanlara vatandaş olmanın ne demek olduğunu ve bunun getirdiği sorumluluğu öğretememektedir. Bunu öğretmemekle kalmayıp öğrencilere millî bir şuur ile eğitim de verememektedir. Bahsettiğim millî şuuru yalnızca sloganlar vasıtasıyla hamasi bir şekilde aktarmaya çalışmaktadır. Günümüzde insanların en sevdiği şey sloganlar olmakla birlikte, fazla düşünme gerektirmediğinden tercih edilmektedir. Türk milletini bu çıkmazdan kurtarmak, yersiz hamasetin ve sloganların önüne geçmek ve öğrencilere gerçekten bir şeyler öğretmeye başlamak gerekmektedir. 

Çözüm, evrensel değerleri de kapsamasının yanında milletin birlik ve bütünlüğünü sağlayacak, millî ve insani değerleri öğreten ve saygı duyan çağdaş bir eğitim programıdır. İnsanları böylesine ruhsuz ve cani yapan ve koca bir neslin ziyan olmasına sebep olan böylesi bir eğitimin eksikliğidir. Ülkemiz millet olma halini çoktan yitirmiş gibi gözükmektedir. Ortak acı ve sevinçlerimiz artık kalmamıştır. Kavga etmekten başka bir yol bulunmamakla birlikte, yapılmaya çalışılan entelektüel çabalar da ya boğulmakta ya da dikkate alınmamaktadır. Bu durumdan kurtulmanın tek yolu eğitimdir. 

Eğitim insanı “toplumsallaştırır”. Bununla kastettiğim şey “tek-tipleştirme” değildir; aksine toplumun üyeleri ne kadar farklıysa toplum o kadar sağlıklı yaşar. Bunun için eğitimin çeşitlendirilmesi gerekir. Burada hem bireyin farklılığı hem de eğitimin çeşitlendirilmesi konusunu açmamız gerekiyor. Öncelikle bu çeşitlendirme bireyler üzerinde mi yoksa kurumlar üzerinde mi buna dikkat edilmesi gerekir. Bu çeşitlendirmeyi kurum bazlı yaptığımız için bugün eğitimde hem fırsat eşitliği yoktur hem de üzerinde uzlaşabileceğimiz konuların sayısı hızla azalmaktadır; bunun nedeni de zihniyet farklılığıdır. Açılan özel okullar hem daha fazla imkanının olması sebebiyle fırsat eşitliğini baltalaması hem de eğitimi ticarete döndürmesi açısından toplum açısından kötüdür, bu nedenle kesin olarak söylemek gerekirse: özel okulların kaldırılması şarttır. Bunun dışında yeniden türeyen “medreseler”, kurslar, kısacası din odaklı eğitim merkezleri de toplumla uyuşmayacak zihniyette gerici insanları yetiştirmesi açısından aynı ölçüde tehlikelidir. Sonuç olarak devlet okulundan ayrı, özel okuldan ayrı, din kurumlarından ayrı zihniyette insanlar yetişmektedir. Bu durumun önüne geçilmesi okulların devlet elinde bulunup kesin bir fırsat eşitliğinin sağlanması ile mümkündür.

Bireyin farklılığı konusuna aslında yukarıda az da olsa değindik. Mevcut eğitim sistemi çocukları tek-tipleştiren bir yapıya sahiptir. Bu tek-tipleştirme farklılıkları ve yetenekleri köreltir. Elbette bir yaşa kadar ortak bir eğitime ihtiyaç vardır, çünkü hem genel bilgilerin hem de vatandaşlık bilincinin öğretilmesi gerekir. Ancak bir noktadan sonra öğrencileri kendi ilgi alanlarına yönlendirmek gerekir. En azından ilk etapta okullarda resim, müzik, edebiyat, spor, akademik çalışmalar, deneyler vs. gibi farklı tür faaliyetlerin serbestçe ve hakkıyla yapılabilmesinin sağlanması gerekir. Böylesi bir eğitim insanları daha anlayışlı ve daha insancıl yapacaktır. Günümüz “ezberci” eğitimi insanları sosyal hayatta da belli kalıpların ve düşüncelerin dışına çıkmamaya yönlendirmekte ve iletişimimizi oldukça sınırlı ve zor hale getirmektedir. Kısacası aldığımız eğitimin şekli nasıl bir insan olduğumuzu ve hangi yollarla düşündüğümüzü etkiler.

Özetleyecek olursak, eğitimin öğrencileri hem belli değerler sistemi içerisinde toplumsallaştırması hem de kendi içlerinde farklılaştırıp iyi oldukları alanlara yönelmelerini sağlaması gerekir. Bu konuda örnek vermek gerekirse günümüzde mesleki ve teknik okulların sadece başarısız öğrencilerin gittiği bir okul niteliğine düşürülmüş olması çok kötü bir durumdur. Halbuki mesleki ve teknik okullar öğrencilerin zihin ve el becerilerine göre iş yapabilecekleri ve bu sayede gelecekteki işlerinde uzmanlaşabilecekleri; bunu da sadece sınavda başarısız oldukları için değil başarılı oldukları veya istedikleri alanda eğitim alıp uzmanlaşmak için gidebildikleri kaliteli kurumlar olmalıydı.

Bunun dışında müfredatın da düzeltilmesi şarttır. Mevcut siyasi kaygıların derslerde bulunmaması gerekir. Bir lisede staj yaptığım sırada gözlemleme fırsatım oldu. Dersler öğrencilere hem ders kitapları hem de öğretmenler tarafından iktidarın bakış açısıyla sunulmaktadır. Ayrıca ders kitaplarında -en azından kendi alanım olan Tarih ders kitaplarında- hatalar mevcut olmakla birlikte bu durumun düzeltilmesi ve kitapların daha yetkin bir kadro tarafından hazırlanması gerekir. Ayrıca yine Tarih dersi özelinde konuşacak olursam, konular tartışmaya kapalı bir şekilde verilmektedir. Çoğu zaman öğretmenlerin de bu yolu tercih ettiğini tahmin ediyorum, çünkü belki üşengeçliğinden belki de bilgisizliğinden ötürü yorumlama işini sevmiyorlar. Soru soran öğrenci dersi kaynatıyormuş gibi tepki çekmekte ve öğrencinin içindeki merak gün geçtikte söndürülmektedir.

Yönetici kadronun da kendisine çekidüzen vermesi lazım. Öğrencilere -hatta öğretmenlere- üst perdeden bağıra çağıra konuşan müdür ve müdür yardımcılarına eğitim verilmesi gerekir. Sadece sosyal becerileri değil, eğitimleri de yetersizdir. İmla kurallarını bilmeyen müdür olur mu, bunu da sizin yorumlarınıza bırakıyorum.

Öğrencilere seçme hakkının verilmesi ve seslerini daha çok duyurabilmeleri de oldukça önemlidir. Günümüzde apartman yöneticisini bile seçemeyen insanların siyasi seçimlerini doğru yapabilmeleri ne derece mümkündür? Örneğin okullarda öğrencilere seçim ve kürsüde konuşma kültürü, kısacası kendini ifade etme alışkanlığının edindirilmesi gerekiyor. Öğrenci konuşmaktan korkmamalı ve kendisini iyi bir şekilde ifade etmeyi öğrenmelidir. Böylece okul, öğrencileri bir kat daha hayata hazırlar ve okulun “hayata açılan kapı” olması niteliğini vurgulamış oluruz. Bu açıdan “katılımcı” eğitim sağlıklı vatandaşlar yetiştirebilmemiz açısından oldukça önemlidir.

Eğitimin ailede başlamasından ötürü aileye de oldukça fazla görev düşüyor ancak bu konu yazımın sınırı içinde olmadığından sadece belirtmekle yetineceğim. Ancak okul dahilinde asıl rol öğretmendedir. Madem öğretmenlere toplum mühendisi dedik, öyleyse öğretmenlerin toplumdaki birlik ve bütünlüğü tesis etmedeki rolü oldukça büyüktür. Öğretmenlerin de bu rollerinin farkında olmaları ve kendilerini öğrencilerine en faydalı olacak şekilde geliştirmeleri gerekmektedir. 

Konuya şimdiye kadar çok kötümser baktığımın farkındayım. Ancak öğretmenlerin ve mevcut eğitim düzeninin eksikliğinin açıkça belirtilmesi gerekir ki bir şeyleri düzeltmek için çabalayabilelim. Bugün öğretmenlerin kendileri bile meslek arkadaşlarının yeteri kadar bilgi sahibi olmadıklarını söyleyebiliyorsa, konuştuğumuz konular gerçeklikten uzak ve dayanaksız şeyler değil demektir. Ancak elbette bu konunun tamamen öğretmenler üzerine yıkılması onlara büyük haksızlık olur çünkü öğretmenlerin yaşadığı ve düzeltilmesi gereken oldukça fazla sorun vardır. Toplumun tamamının elini taşın altına koyması gerekir. Özellikle yöneticilerin bu konuda büyük çaba sarf etmesi gerekir. Farkında olmamız gereken husus şudur ki, eğitimde ne yaparsak yapalım sonuçlarını hemen alamayız. Girişmemiz gereken iş nesil yetiştirmektir. Yapılacak reformlarla şu an okuyan öğrencileri eğitim kademesinin ne kadar başındaysa o kadar etkileyebiliriz. Sistemi ne kadar düzeltirsek düzeltelim, lisedeki bir gence faydası sınırlı olacaktır çünkü öğrenci eğitim hayatının sonuna yaklaşmıştır. Bu sebeple, yapılacak politikaların sabırla ve mümkünse sürekli bakan, kurum veya sınav değiştirmeden yapılması ve istikrarlı hale getirilmesi gerekir.

Konuya öğretmenlerin açısından bakarak onların yaşadığı zorlukları anlatıp neler yapılması gerektiğini belirtmeye çalışacağım diğer yazımda görüşmek üzere. Okuduğunuz için teşekkür ederim.



Yorum bırakın