Gönüllü Kulluk, Günümüz ve Aydın-Halk İlişkisi

“Etienne de La Boétie ve Gönüllü Kulluk” başlıklı yazımda La Boétie ve eseri hakkında bilgi vermiştim. Bu yazımda da La Boétie’nin eserini okurken bana düşündürdükleri, ülkemizin durumu ve aydın-halk ilişkisi konularını tartışmak istiyorum. Konunun daha iyi anlaşılması açısından önceki yazımı da okumanızı öneririm.

Ülkemizde tartışma ortamının olmadığı konusunda herkes hemfikirdir. Ancak sorun şu ki, kimse bu konuda kendisinin haklı olup olmadığını düşünmez. Yaşadığımız kültürel erozyon, ekonomik sıkıntılar, siyasi kutuplaşmalar ve yöneticilerin her gün maruz kaldığımız anlayıştan, nezaketten ve saygıdan yoksun dilleri bizi de sosyal kutuplaşmaya sevk etmektedir. Aslında bizi kendilerine dönüştürdüler. Biz bu durumun farkında bile olmadık.

Etienne de La Boétie’nin Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’inde belirttiği, toplumun tamamını etkisi altında tutan tiranlık ilişkilerini önceki yazımda işlemiştim. Eserde bahsedilen “küçük tiranlar” çok rahatlıkla günümüze uyarlanabilir. İnsanlar nerede yaşarlarsa yaşasınlar bu tiranlık ilişkilerinin iktidarda olduğunu varsayar ve öyle kabul eder. Ancak sosyal ilişkilere bakacak olursak, hepimiz birer “küçük tiran”a dönmüş durumdayız. Günümüzde her yerde tiranlık ilişkilerinin olmasını; tek kişiye bağlanan siyasi partilerden, partilere katılan insanların “Başkanım, başkanım!” diye siyasilerin peşinden koşup onların düşünce ve inançlarını sorgusuz sualsiz benimsemelerinden, bir tartışma olduğunda kendi düşüncesini savunmak yerine karşı tarafa saldırıya geçmesinden, tarihi liderlerin ve karakterlerin sırf kendi düşünceleri uğruna meta haline getirmelerinden anlıyoruz. Sükse yapmak için tarihi kişilerin kullanılması, ısrarla sözlerinin cımbızlanması ve tarihin bir bilim olmaktan ziyade kavga alanı olması ve tarihi kişilerin de insan olmaktan ziyade sözler yığınına dönüşmeleri bu bağlamda açıklanabilir. En sonunda benimsenen görüş ne olursa olsun insanlar için bir “bağnazlık” haline geliyor. Sadece görüş veya ideoloji olması da gerekmez, bu durum tuttuğumuz takıma ve yaşadığımız şehirlere kadar bir fanatikliğe sebep oluyor. Hatta duygusal ilişkilerimizde bile bu tiranlık ilişkilerini görebilmekteyiz.

Peki neden böyle yapıyoruz? Çünkü bizler küçük birer tiranız ve tahakküm kurmak istiyoruz. Bunun için kendi düşüncelerimizden ziyade tarihi kişilerin cımbızlanan sözlerini çarpıştırıyoruz. Kendi düşüncemize yakın insanlarla iyi ilişkiler kuruyor, karşıt görüşte olana sadece saldırıyoruz. Büyük tiran, biz küçük tiranları birbirine kırdırarak asıl tahakkümünü sürdürüyor. Bu büyük tirana ister isim verin, ister devlet diyin, ister bir kurum adı verin, yaşanan şey değişmeyecektir. Buna karşılık yaptığımız şey entelektüel bir çaba gibi gözüküyor, ancak bu çaba ne bir uzlaşı ne de fayda sağlıyor. En sonunda kültürel erozyonumuz gittikçe daha ölümcül bir hale geliyor.

La Boétie’nin eserindeki görüşleri birçok bağlamdan incelemek mümkün ancak son okumalarımın ışığında aydın-halk ilişkisine değinmek istiyorum. Zira okuma yaptıkça sürekli olarak La Boétie ve onun eserinde aydına biçtiği görev ve halktan umudunu kesmiş olması aklıma gelip durdu.

La Boétie’ye katılmadığım nokta şudur: Halk bütünüyle mahvolmuş değildir. Halk bütünüyle köleliği seviyor da değildir. La Boétie’nin halktan vazgeçmesi ve umudunu sadece aydınlara bağlaması belki dönemine uygundur, ancak bunu tamamen günümüze uyarlayamayız. Evet, hâlâ aydınlara çok ihtiyacımız var. Ancak halkın bu derece bilinçsiz gözükmesinin nedeni, Tanzimat aydını olarak karikatürize edilegelen yarı-aydın tiplemesinden kaynaklanmaktadır. Bu yarı-aydın kendi küçük çevresinden başka bir şey bilmez ve halka inmeye lüzum bile görmez. Ona göre halk kurtarılamayacak bir güruhtur. Kendisini, mensubu olduğu milletin bir ferdi olarak görmez. La Boétie’nin halkın “aşağılığı” olarak nitelendirdiği durum buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü onu yukarı çıkarmaya kimse tenezzül etmemiştir. 

Bu hususta İsmail Hakkı Tonguç’un Türk köyleri için yazdığı şu cümleyi bugün içinde bulunduğumuz topluma rahatlıkla uyarlayabiliriz: “Türk köyü şayet bazı münevverlerin dediği gibi kötürüm ise, bunların nasıl yapılacaklarını öğreten kahramanlardan mahrum kaldığı için kötürümdür.”1 Yine aynı kitapta “eline bir diploma vererek parazit gibi devletin sırtına yapışmak isteyen yarı münevveri” yetiştiren kurumlara da dikkat çekmiştir.2 

Aydın-halk ilişkisi genellikle tek taraflı incelenmiş ve aydınlar suçlu görülmüştür. Bunda haklılık payı yüksektir. Ancak halktan da bir talep gelmesi gerekir. Halkın aydın insana olan ihtiyacını anlayıp bir istek haline getirmesi hem aydınların halkla olan ilişkisini artıracak hem de aydın-halk uçurumunu giderek kapatacaktır. 

Gazi Mustafa Kemal, 20 Mart 1923’te Konya Türk Ocağı’nda yaptığı bir konuşmasında aydın-halk ilişkisine dair çok kıymetli yorumlarda bulunmuştur. Biraz uzun bir alıntı olacak ancak konunun iyi anlaşılması amacıyla ilgili bölümü direkt aktarmak istiyorum:

“Düşüşümüzün bu ana sebebini şu nokta teşkil ediyor: İslam âlemi iki sınıf ayrı heyetlerden meydana gelmektedir. Biri çoğunluğu teşkil eden avam, di­ğeri azınlığı teşkil eden aydınlar. Bozuk zihniyetli milletlerde büyük çoğunluk başka hedefe, aydın denen sınıf başka zihniyete sahiptir. Bu iki sınıf arasında tam zıtlık, tam muhalefet vardır. Aydınlar asli kitleyi kendi hedefine sevk etmek ister; halk ve avam kitlesi ise bu aydın sınıfa tabi olmak istemez. O da başka bir istikamet tayini­ne çalışır. Aydın sınıf telkinle, irşatla çoğunluk kitlesini kendi maksadına göre ikna­ya muvaffak olamayınca, başka vasıtalara başvurur. Halka tahakküme ve zor kullan­maya başlar; halkı istibdatta bulundurmaya kalkar. Artık burada asıl tahlili noktaya geldik. Halkı ne birinci usul ile ne de tahakküm ve istibdat ile kendi hedefimize sü­rüklemeye muvaffak olamadığımızı görüyoruz; neden?

Arkadaşlar,

Bunda muvaffak olmak için aydın sınıfla halkın zihniyet ve hedefi arasında tabii bir uygunluk olmak lazımdır. Yani aydın sınıfın halka telkin edeceği mefkûreler, hal­kın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Halbuki bizde böyle mi olmuştur. O aydınla­rın telkinleri, milletimizin ruhunun derinliğinden alınmış mefkûreler midir?

Şüphesiz hayır. Aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat genel olarak şu hatamız da vardır ki, incelemelerimize ve araştırmalarımıza zemin olarak çoğun­lukla kendi memleketimizi, kendi tarihimizi, kendi ananelerimizi, kendi hususiyetle­rimizi ve ihtiyaçlarımızı almayız. Aydınlarımız belki bütün cihanı, bütün diğer mil­letleri tanır, lakin kendimizi bilmeyiz.

Aydınlarımız, milletimi en mesut millet yapayım der. Başka milletler nasıl olmuş­sa onu da aynen öyle yapalım der. Lakin düşünmeliyiz ki, böyle bir teori hiçbir devirde muvaffak olmuş değildir. Bir millet için saadet olan bir şey, diğer millet için fe­laket olabilir. Aynı sebepler ve şartlar birini mesut ettiği halde diğerini bedbaht ede­bilir. Onun için bu millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, keşiflerinden, ilerlemelerinden istifade edelim, lakin unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz.

Milletimizin tarihini, ruhunu, ananelerini doğru, salim, dürüst bir gözle görmeli­yiz. İtiraf edelim ki, hâlâ ve hâlâ aydınlarımızın gençleri arasında halk ve avama uy­gunluk muhakkak değildir. Memleketi kurtarmak için bu iki zihniyet arasındaki ay­rılığı durdurmak, yürümeye başlamadan evvel bu iki zihniyet arasındaki uygunluğu temin etmek lazımdır. Bunun için de biraz avam kitlesinin yürümesini çabuklaştır­ması, biraz da aydınların çok hızlı gitmemesi lazımdır. Lakin halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak daha çok ve daha ziyade aydınlara düşen bir vazifedir.3

Yukarıda değindiğim halktan gelmesi gereken talep konusunu, Mustafa Kemal “…avam kitlesinin yürümesini çabuklaştırması…” sözüyle ifade etmiştir. Ancak asıl sorumluluk Mustafa Kemal’in de belirttiği üzere aydınlardadır. Aydın, milletinin iyiliği için, milletinin bünyesinden çıkarmış olduğu düşünceleri, yine milletine aktarmak ve yol göstermekle mükelleftir.

Peki aydınlarla halk arasındaki bu uçurumun sebebi ne? Elbette tek nedeni bu olmamakla birlikte aklıma gelen ilk konu -La Boétie’nin de önem verdiği bir konu olan- eğitimdir. Özellikle Tanzimat ve sonrasında hız kazanan Batılılaşma süreci, eğitim kurumlarını çeşitlendirmiş; mevcut olan geleneksel eğitim kurumlarının yanına Batılı türden kurumlar eklenmiştir. Bu durum ikiliğe sebep olmuştur. Eğer mevcut olandan verim alınamıyor ve reform yapılma ihtiyacı hissedilip yeni kurumlar oluşturuluyorsa eski olanın kaldırılması şarttır. Aksi takdirde farklı kurumlardan yetişen insanların farklı zihniyetleri olacaktır. Nitekim Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na kadar bu ikilik devam etmiş ve okuyan kesim arasında bile onarılamayacak farklılıklara sebep olmuştur. Örneğin Ziya Gökalp, aydınların okudukları mekteplerin millî mektep olmayışı sebebiyle bu kişilerin “gayrî millîleşerek” yetiştiklerini söylemiştir.4 İkiliğin sebep olduğu bir diğer nokta da eğitimin kalitesidir. Ziya Paşa bu konuya dikkat çekerek medreselerde yetişen çocukların hatim indirebileceklerini ancak gazete okuyamayıp hesap yapamayacaklarını söylemiştir. Ayrıca aynı şehirdeki azınlık ve cemaat okullarının daha kaliteli bir eğitim sunduğunu belirtmiştir.5 Bir diğer konu da ilköğretimdir. İlköğretimin din özelinde kalması, “…eğitim alanının modernleştirilmesine karşı gelmekten çok, bununla rekabet eder duruma gelmesi ve Tanzimat’ın bu alanda sadece yüzeyde kalmış yenilikler getirmiş olması”6, yapılmak istenen yeniliklere uyum sağlayamamalarına neden olmuş, ayrıca medrese de diğer modern kurumlardan ayrı bir şekilde yerini korumuştur. Bu nedenle “köprü” kurumlara önem verilmiş ve ortaöğretim kurumları kurulmuştur.7 Örneğin Galatasaray Lisesi’nin kuruluşu bu sebepledir.8 Daha sonrasında açılan yabancı okullar, yüksek gelirli Müslüman Osmanlıları halktan ayırarak seçkin bir sınıfın doğmasına sebep olmuştur.9

İkinci bir husus da Osmanlı’da “aydın/münevver” denilen kişinin yapaylığıdır. Batı’da aydınların oluşumunun doğal bir gelişimi vardır. Ancak Osmanlı’da aydın, Batılılaşma’nın sonucu olarak doğmuştur. Bu durum hem aydının tipinde hem de kendisine biçtiği görevde farklılıklara sebep olmuştur: “Batı’da aydınlanma döneminin ürünü olduğunu gördüğümüz entelektüel, her şeyden önce aydınlanan bir insandır. Osmanlı’da Tanzimat döneminde ortaya çıkmaya başlayan tür ise aydınlatandır. Yani, Batı bilgilerini bir ayna gibi kendi toplumuna yansıtma görevini kendine yüklemiştir. Bu bağlamda, Batılı entelektüel sürekli bir öğrenci, Osmanlı münevveri ise müfredat programı ve içeriği Batı’dan aktarılan sürekli bir öğretmen olmuştur.”10 Bu “öğretmen” görevi aydın ile halk arasındaki uçurumu artırmış, üsttenci bir bakışa sebep olarak “halkın dışında, halk için, halka rağmen” düşüncesinin benimsenmesine neden olmuştur.11 Halka “eğitilmesi gereken cahil bir topluluk” olarak yaklaşmak doğal olarak bir antipati uyandırmış, halkın aydınlara mesafeli durmasına ve aradaki uçurumun derinleşmesine sebep olmuştur: “II. Meşrutiyet’e geldiğimiz zaman ‘aydın’, halktan bir oranda şüphelenen, halkın da şüphelendiği kişidir.”12

Bir başka sebep ise Batılılaşma’nın devlet bünyesinde ve devletin desteğiyle gerçekleştirilmiş olmasıdır. Devlet destekli Batılılaşma, devleti destekleyen aydın tipini doğurmuştur. Çünkü ıslahatların ve aydınların temel amacı Osmanlı Devleti’nin Avrupa karşısındaki gerileyişini durdurmak ve devleti yıkılmaktan kurtarmaktır. Bu durum Osmanlı aydınının yönetimden bağımsız olarak düşüncelerini ortaya koyan özgür bir birey olmasından ziyade bürokrasinin içinde görev alan maaşlı bir çalışan statüsüyle sınırlandırılmasına sebep olmuştur.13

Tüm bu sebepler bizi bir zihniyet farklılığına götürür. Eğitimde, yaşayışta, inançlarda vs. oluşan farklılığın temel sebebi eğitim kurumlarındaki çeşitlilik, Tanzimat dönemindeki yeniliklerin halkta karşılık bulamayışı ve halkın bunlara mesafeli yaklaşması olmuştur. Bu zihniyet farklılığı öyle seviyededir ki, Beyoğlu’nun İstanbul’daki halk tarafından “Frengistan” olarak nitelendirilmesine sebep olmuştur. Çünkü Avrupa’ya yakın zihniyetin uğrak mekanıdır; Avrupa’daki icatlar, kitaplar vs. ilk buraya gelir. Tiyatrolar, meyhaneler, genelevler muhafazakar kesimin gözünde pek muteber olmayan şeylerdir. Dolayısıyla halkın geleneksel görüşüne yabancıdır.14 Hâl böyle olunca “aydın” kesim kendisini Avrupalı gibi göstermeye çalışmakla ve bu durumu adeta bir yarışa çevirmekle birlikte, gün geçtikçe halkla arasındaki mesafeyi artırmıştır.

Bu zihniyet farklılığı aslında millî hafızayı etkileyen en önemli sebeplerden biridir. Ortak ve köklü kurumlar ortak bir bellek meydana getirir. Ülkemizde kurumların sürekliliği siyasi sebeplerle baltalanmakta ve kişilerin ömürleri veya görev süreleriyle değişken bir hale girmektedir. Hasan Âli Yücel Millî Muhayyile adlı yazısında “kesintisiz bir millî ömür”den bahsederken bu konuyu çok iyi açıklar: “Her siyasî değişmede bir önceki devrin kendini mübalâğalı görüp gösterişinden çıkan sert tepkiler, bizde daima dünle bugün arasına, doldurulması kolay olmayan çukurlar açmıştır.”15 Bunun sonucu olarak “Milletlerin mânevî ve maddî servetleri devamsızlıktan dolayı birikemez. Yersiz kötülemeler, mazi ile bağlarımızı kopardığı için geriden kuvvet alamayız ve ileriye yapacağımız hamlelerin dayanış noktasını kaybetmiş oluruz.”16

Bu durumun çıkış yolu milletin hafızası olacak aydınlardır. “Halka inmek” ifadesinin nispeten yeni bir tabir olduğunu göz önünde bulundurursak17 gidilmesi gereken daha çok yol olduğunu görebiliriz. Aydın, kendisini halktan üstün görmeden, nereden geldiğini unutmadan, halkı aşağılamadan yol gösteren bir önder olmalıdır. Bunu yaparken de sadece halkın duymak istediklerini söyleyen rahatına düşkün birisi olmamalıdır. Görüşlerine pek katılmamakla birlikte Edward Said’den bir alıntı yapmak istiyorum: “Her entelektüelin bir dinleyicisi ve bir muhatabı vardır. Mesele o dinleyicinin orada memnun edilmesi gereken bir müşteri konumunda mı durduğu yoksa entelektüelin meydan okuyup doğrudan muhalefete ve topluma daha demokratik bir biçimde daha fazla katılmaya teşvik edilebileceği biri mi olduğudur.”18

Bu konuya tiranlıktan geldim. Ortak bir hafızanın yokluğu bizi ortak bir kaderden de mahrum bırakır. Ortak kaderini çizemeyen milletler ya darmadağın olur ya da La Boétie’nin bahsettiği gibi küçük tiranlara dönüşür -ki bu da darmadağın oluşun bir türüdür. Çünkü dert edinilen şey dün veya yarın değil, bugündür. Günü geçirmek için yaşayan insanları günü geçirmek için yapılan siyasi hamleler yönetir. Bu da insanlar arasındaki çıkar ilişkisini artırdığı gibi tiranlık bağlarını da güçlendirir. Aynı zamanda insanların sadece kendisini dert edinmesine neden olur ki, bu da toplumun geneline sirayet eden bir bencilliğe sebep olur. Bunun en önemli sonucu millet olma durumunun yavaş yavaş ortadan kalkması olacaktır. Çünkü toplumsal bir düşünce gelişmeyeceği gibi, insanlar yaşadığı çevreyi veya milletini dert edinmekten ziyade yolu ne kadar yanlış olursa olsun bir şekilde yükselmenin peşinde olacaktır.

Elbette başka sebepler de olmakla birlikte yazıda ortaya koymak istediğim nokta eninde sonunda toplumsal yaşantımızı ve geleceğimizi şekillendirecek olanın zihniyet farklılığı olduğudur. Aradaki uçurumu -birer aydın adayı olarak- ne kadar kapatırsak, toplumsal ilişkilerimiz o denli sağlıklı olacak, ortak bir kader bilincini kazanan insanların birbirine düşmanlığı bitecek ve geleceğimiz için daha düzgün bir yol çizebileceğiz. İnsanların düşüncesinin şekillendiği ve hayat görüşünü oluşturan en önemli etkenlerden biri de eğitim olduğundan, hem La Boétie’nin eğitime verdiği önem hem de son okumalarım doğrultusunda eğitim ve aydın-halk ilişkisi özelinde bir çerçeve çizmeye çalıştım. Okuduğunuz için teşekkür ederim.

  1. Tonguç, İsmail Hakkı, Canlandırılacak Köy, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ağustos 2019, İstanbul, s. 39. ↩︎
  2. Tonguç, a.g.e., s. 25. ↩︎
  3. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 15, Kaynak Yayınları, Şubat 2005, s. 238-239. (Vurgular bana ait.) ↩︎
  4. Gökalp, Ziya, Türkçülüğün Esasları, Varlık Yayınları, 7. Basım, Mayıs 1968, İstanbul, s. 43. ↩︎
  5. Gündüz, Mustafa, Maâriften Eğitime: Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Eğitim Düşüncesinde Dönüşüm, Doğu Batı Yayınları, 2. Basım, Ekim 2020, Ankara, s. 112. (“Yeni Osmanlıların Türk Eğitim Tarihine Eğitim Görüşleri Yönüyle Katkı ve Etkileri, (1860-1875)” Düşünen Siyaset, S. 26, 2010, s. 83-120). ↩︎
  6. Berkes, Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, 31. Baskı, Kasım 2020, İstanbul, s. 230. ↩︎
  7. Berkes, a.g.e., s. 230. ↩︎
  8. Şişman, Adnan, Galatasaray Mekteb-i Sultânîsî’nin Kuruluşu ve İlk Eğitim Yılları (1868-1871), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1989, İstanbul, s. 11. ↩︎
  9. Berkes, a.g.e., s. 243. ↩︎
  10. Kılıçbay, Mehmet Ali, “Osmanlı Aydını”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, 1. Cilt, İletişim Yayınları, İstanbul, 1986, s. 56. ↩︎
  11. Kılıçbay, a.g.m., s. 57. ↩︎
  12. Mardin, Şerif, “Tanzimat ve Aydınlar”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, 1. Cilt, İletişim Yayınları, İstanbul, 1986, s. 52. ↩︎
  13. Kılıçbay, a.g.m., s. 58. ↩︎
  14. Boyar, Ebru ve Kate Fleet, Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çev.: Serpil Çağlayan, 3. Basım, Nisan 2021, İstanbul, s. 344-357. ↩︎
  15. Yücel, Hasan Âli, Hürriyet Gene Hürriyet, Cilt:1, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998, Ankara, s. 245. ↩︎
  16. Yücel, a.g.e., s. 246. ↩︎
  17. Erdentuğ, Nermin, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Eğitim ve Kültür Münasebetleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ağustos 1981, Ankara, s. 28. ↩︎
  18. Said, Edward W., Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı, Ayrıntı Yayınları, Çev.: Tuncay Birkan, Ağustos 1995, İstanbul. ↩︎


Yorum bırakın