Garp Ocakları Korsanlarının Motivasyonu (2)

Garp Ocakları’nın Kuzey Afrika’daki Konumu

I. Selim ve I. Süleyman zamanında Batı Akdeniz’e gelmeye başlayan Türk korsanlar Kuzey Afrika’daki yerel güçler tarafından olumlu karşılanmıştır ki bu yerel güçler arasında tarikatlar ve cemaatler oldukça fazlaydı.1 Tabii ki yerel güçler İspanyolların bu coğrafyadaki hâkimiyetine karşı duran muhtemelen her kuvvete olumlu yaklaşacaktır fakat Türk denizcilerinin buradaki konumu basit bir çıkar ilişkisinden öteye geçecekti ve neticede 300 seneden fazla bir hâkimiyet söz konusu olacaktı.

Barbaros Hayreddin Paşa’nın Cezayir sultanı olması ve Osmanlı hâkimiyetine girip Garp Ocakları’nın beylerbeyi olmasından sonra Müslüman korsanlar bu ocaklara dolmaya ve korsanlık faaliyetlerini buradan yürütmeye başladılar.  Aynı şekilde yeni gelen Osmanlı gücüne karşı İspanyollar veya Venedikliler tarafından oluşturulan bir mukavemet de mevcuttu. Kuzey Afrika’nın Avrupa’ya nazaran daha olumsuz iklim koşulları2 ve Avrupalı güçlerin sahip olduğu gibi denizlerde stratejik mevkilere sahip olamamaları veya sahip olsalar da konumunun uzaklığı ve dolayısıyla destek göndermenin zorlukları yüzünden büyük bir dezavantaja sahiptiler3 fakat bu dezavantajı Garp Ocakları’ndaki korsanlık faaliyetini yürütebilmek için gereken sosyo-ekonomik faktörlerin mükemmelliği  ile kapatabilmişlerdir (kuzeye gidilmesinin zorluğunun yanında Garp Ocakları’nın kıyılarına yaklaşmak da zordu bu da korsanlara büyük gemilerin girmesinin zor olduğu bölgeler oluşturuyordu ki Tunus bunun en uygun örneğidir, bununla birlikte Osmanlıların gelişinden sonra da lojistik kabiliyetleri de oldukça artacaktı). Akdeniz’in batısında yer alan iki farklı dini yapı birbirine bu kadar yakın ve aralarındaki çatışma bu kadar fazlayken bununla birlikte güneydeki denizcilik faaliyetlerinin -kuzeye nazaran- dezavantajlı konumu ortadayken korsanlık faaliyetleri veya sefer organizasyonları çok temkinli ve özgüvenli bir şekilde yürütülmek zorundaydı. Tüm bunlar yanında “guerre de course”4 bölgelerinin kontrol edilebilmesi için tüm bu bahsedilen dezavantajlardan dolayı Garp Ocakları’ndan organize bir şekilde stratejik ve sürekli bir saldırı olması gerekiyordu, bu gereklilik Rodos’un alınmasıyla azalacak fakat Girit alınana kadar ağırlığını korumaya devam edecekti. Garp Ocakları’nın konumunun ileri uç garnizonu olmasından dolayı sürekli bir aksiyon durumu, kentlerin sosyo-ekonomik ve özellikle kültürel yapısı hakkında mantıklı bir çıkarım yapılmasını sağlayabilir nitekim Barcelona halkı 1264’te gemilere atlayıp büyük bir şevkle sarazenlerle savaşmaya gitmişlerdi.5

Garp Ocakları’nda üç önemli şehrin korsanlık faaliyetlerini ve hedeflerini Osmanlı Devleti’nin imparatorluk politikalarıyla ilişkilendirmesi önemlidir. Öncelikle Müslüman korsanlar faaliyetlerini rahatça üretebilecekleri, gemilerini ikmal ve tamir edebilecekleri bir limana sahip oldular ve bunların hepsi de kuzey Afrika’nın kıyısında sıralanmıştı.6 Silah, teçhizat ve özellikle de gemi inşa, tamir ve lojistik malzemelerin kesintisiz karşılanmaya başlanması korsan ve leventlerin hedeflerinde de değişikliğe neden olmuştur ve böylece etkili ve daha cüretkâr hareket edebilmişlerdir. Barut veya silah üretimi için Osmanlı’nın oluşturduğu ekosistem bir korsan ekonomisi meydana getirmiştir. Lakin bu şehirlerin limanlarının konumu tam bir korsan sığınağı değildir. Önceden de bahsettiğimiz gibi Akdeniz’deki korsanlık, iki büyük imparatorluğun korsanlık ve deniz akıncı faaliyetlerine bakış açısı Osmanlıların hizmetinde bulunan leventlerin veya korsanların bu limanlarda gemilerini tamir ettirebilme veya lojistik imkan sağlayabilmesinden dolayı Osmanlının Batı Akdeniz’deki politikalarını gerçekleştirmesi açısından önemlidir çünkü Müslüman denizciler Osmanlı’nın kendi imparatorluk ideolojisinin ve politikasının dayattığı ölçüler ve sınırları kabul ederek (serbest hareket edenler için yazılı bir anlaşma tabii ki yok fakat iki taraf da bulundukları konumun farkındalar) Garp Ocakları’nda korsanlık faaliyeti yürütebilmektedirler.

Bir diğer önemli mesele de korsanların Osmanlı’nın Doğu Akdeniz’deki politikalarını ve askeri organizasyonlarını desteklemesidir. Özellikle Osmanlı’nın, daha doğrusu Garp Ocakları’nın izni veya hâkimiyeti altında korsanlık yapan deniz akıncıları, Osmanlı’nın deniz seferlerinde de yer almışlardır.7 Aslında korsanlar için herhangi bir otorite altında sefere çıkma gibi tehlikeli durum söz konusudur. Bunun dışında istihbarat ve gözcülük faaliyetleri de yürütmüşlerdir.8 Nitekim büyük savaşlarda ganimet almaktan ziyade rakibi etkisiz hale getirmek veya köle olarak ele geçirmek söz konusudur. Bu husus Batı Akdeniz’deki Osmanlı Garp Ocakları’nın korsanlık faaliyetlerinin anlaşılması için önemlidir. Savaşlar da bir nevi köle alma ihtimali olmasından dolayı korsanlar için cezbedici olabilir fakat normal bir korsanlık faaliyeti ile arasında çok büyük fark vardır. Korsanlar bahsedildiği gibi kendilerinden büyük gemilere (birden fazla) veya çok fazla silahla donanmış gemilere saldırmaya cesaret edemezler. Akdeniz’deki korsanların gemilerinin türlerine bağlı olarak ateşe hattının içinde kalabilecek kadar tehlikeli faaliyetlere girişmek korsanlar açısından pek de mümkün gözükmektedir. Genellikle sayılarının çok olması ve hızlarından faydalanarak ticaret filolarına veya az sayıdaki savaş gemilerine saldırabilirler; onun dışında herhangi bir deniz seferi sırasında korsanların pozisyonları ve görevleri oldukça tehlikelidir, yani bir korsan için Osmanlı adına faaliyet yürütebilmek bir yandan çok kârlı diğer yandan çok tehlikeli bir durumdur.

Korsanların veya leventlerin bu iki ayrı konumu özellikle Batı Akdeniz’de etkili bir şekilde görünmeye başlayan ilk denizcilerin, Osmanlı hâkimiyetinin önünü açması için önemli olduğu görülebilir çünkü bu Osmanlı’nın merkez donanma kuvveti daha Batı Akdeniz’de bulunmadan önce faaliyet gösterdikleri için tecrübe sahibiydiler ve bahsettiğimiz gibi savaşlara da girip inisiyatif almaktan ve en önde savaşmaktan çekinmeyeceklerdi. Yani aslında bir öncü ve korucu rolü üstlenmişlerdir ve bu da basit bir korsan yağmacı faaliyeti için gereken motivasyondan daha sağlam bir irade ve özgüven gerektirmektedir ki Anadolu’dan levent yazılmak için gönüllüler aranırken “yorulmadan akçe kazanmak, terlemeden ölmek isteyenler bayrağımız altına girsin” şeklinde çağrıda bulunulurdu9; bu çağrı net bir şekilde denizin nasıl bir ortam olduğunu ve nasıl kondisyonla hareket ettiğini açıklar. Kemal Reis, Barak Reis veya Barbaros kardeşlerin tayfalarıyla birlikte, Akdeniz’de çok uzun süredir denizcilik faaliyeti yürüten güçlere ciddi zarar verebilmeleri merkezî bir donanmadan ziyade daha çok levent ve korsanların öncü konumundaki rollerinden kaynaklanmıştır. Korsanların veya leventlerin rolünün anlaşılması için dikkat edilmesi gereken nokta da budur: Avrupa’nın deniz güçlerinin egemen olduğu sahalarda bir nevi “şok” etkisi yapmışlardır ve Hristiyan güçlerin toparlanmasına izin vermeden de Osmanlı’nın hâkimiyetine girerek konumlarını sağlam hale getirmişlerdir.

Dönmeler ve Korsanlık 

Osmanlı Devleti Garp Ocakları ile birlikte Batı Akdeniz’deki güçlerini arttırmaya başladıktan sonra mühtedilerin sayısı da gitgide artmaya başlamıştır. Osmanlı için konuşmak gerekirse özellikle İtalya ve Hollandalı denizciler 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra artarak Garp Ocakları’ndaki Hristiyanlara karşı korsanlık faaliyetlerine girişmişlerdir. Akdeniz’de bahsedilen kutsal savaş söylemi ve batı-doğu kuzey-güney ikiye bölünmüş yapısı içinde mühtedilerin rolü konunun anlaşılması açısından önem arz eder. Pek çok mühtedi 16. yüzyılın ikinci yarısında daha fazla olacak şekilde Osmanlı Devleti’nin yani Garp Ocakları’nın himayesi altında korsanlık faaliyetlerine katılmışlardır. Din ve kutsal savaş ekseninde mühtedilerin neden ne kadar samimi olduğu bir tartışma konusu olmuştur. Dini söylem ve dini inancın veya kutsal savaş söyleminin hakim güçler yani iki büyük imparatorluk tarafından vurgulandığı ve bu çerçevede politika ürettikleri bir gerçektir, fakat mühtedilerin çeşitli davranışları inançlarının samimiyeti hakkında şüphe uyandırmaktadır.10 Mühtedilerin çoğunun denizci olmasından dolay Garp Ocakları’nda önemli görevlere geldikleri de doğrudur. Peki Osmanlı Devleti mühtedilere neden güvenmiş ve karşısında neredeyse aynı güce sahip bir devlete karşı Müslüman ve Türk unsurları seçmeye dikkat etmemiştir?

Öncelikle altının çizilmesi gereken hususlardan biri mühtedilerin çoğunun ne samimilikle veya hangi şartlar altında Müslüman olduklarını bilemeyeceğimizdir, fakat eylemlerinden ve tepkilerinden mühtedilerin nasıl bir bakış açısına sahip olduklarına dair bir fikir edinebiliriz.

Mühtedilerin Osmanlı Devleti veya İslam’la yüz yüze geldikleri kısım genelde Akdeniz’in batısındaki kısımdır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi İslam’ın Kuzey Afrika’da gelişimi ve yayılışı Osmanlı’daki klasik Sünni anlayıştan çok farklıdır fakat erken dönem heterodoks yorumlara benzemektedir. Hıristiyanlarla mücadelenin ve gergin bir noktanın etrafında gelişen ve yayılan İslam, eylemci müdahaleci ve yayılmacı bir karaktere ya da yoruma sahip olmuştur. Böylelikle Berberiler de hızlıca Müslüman olabilmişlerdir. Kuzey Afrika kentlerini ve diğer kentlere yayılan bu eylemci yorum popüler ve insanlara hoş gelecek şekilde kendisini kabul ettirilmiştir, kuvvetle muhtemel Hristiyanların çoğu da bu popüler ve dikkat çekici kısmı kendilerine rehber olarak edinmiş olabilirler. Bu söylem bahsettiğimiz gibi kutsal savaş ve mücadeleci bir içeriğe sahipti. Heterodoks yapı kapsayıcılığı ile (pratik anlamda) Ortodoks görüşten ayrılarak dinler arası bir ilişki kurmak mümkün olmuştur. Bundan mütevellit İslam dinine geçen mühtedi olan Hristiyanlar, bu heterodoks yorumu kabullenebilmişlerdir. Aslında Osmanlı Ortodoks ve Sünni bir anlayışa sahip olmasına rağmen Kuzey Afrika’da mühtedilerin Osmanlı’nın bir toprağı olan Garp Ocakları’nda etkin bir şekilde korsanlık faaliyeti yürütebilmesi veya daha da fazla yönetici pozisyonunda yer alması Osmanlı’nın Cezayir’deki ve diğer ocaklarındaki durumu kabullendiğinin de bir diğer göstergesidir. Çünkü mühtedilerin sayısı eskiye nazaran Osmanlı’nın etkisinin giderek azaldığı ve 1570 ve 1580’lere geldiğimizde Garp Ocakları’ndaki mühtedi korsanların sayısının arttığı bilinmektedir.11 Tansiyonun bu denli yüksek olduğu “serhat” bölgelerinde yetkinin mühtedi elinde bulunması -pragmatik bir açıyla benimsemişlerse- oldukça tehlikelidir fakat Akdeniz’in iki tarafındaki iki büyük imparatorluk için konuşursak istihbarat faaliyetlerinin ve rüşvet tekliflerinin sıklığına rağmen önemli görevdeki mühtediler görevlerini layıkıyla yerine getirmişlerdir.

İstihbarat faaliyetleri ve rüşvet ağının sadece Habsburg ve Osmanlı arasında olmadığı 15. yüzyıldan önceki Kuzey Afrika’daki Müslüman devletler ve İber Hıristiyan devletler arasındaki gizli müzakerelerle gerçekleştirilmeye çalışıldığı malumdur. Fakat serhat boyundaki önemli noktalarda bulunan yönetici ve komutanların anlaşmaya vardığı durumlar çok azdır.12 Serhat boyunun Akdeniz’in konumundan dolayı geçirgen ve bir o kadarda sınırlayıcı yapısı bu ilişkilerin de karmaşık olmasına neden olmuştur.

15. yüzyılın sonlarına doğru ve 16. yüzyılın erken dönemlerinde Mağrip ve İber Yarımadası’ndaki Müslüman güçler ile yeniden fetih hareketi doğrultusunda topraklarını genişletmek isteyen Hristiyanlar arasında gizli müzakereler yapılmıştır. Bu kişiler mühtedi olmamasına rağmen Hristiyanlar ile müzakereye devam edip bir sonuca varmaya çalışmışlardır. Fakat çoğunlukla Hristiyan güçlerin rüşvetleri karşılık bulamamıştır. Aynısını Osmanlı’da görev yapan mühtedilere teklif edilen rüşvet ve değişik tekliflerle rastlamaktayız fakat burada da bu teklifler karşılıksız kalacaktır. Habsburg ajanların yaptıkları teklifler reddedilmesine rağmen ısrarcı oldukları bir gerçektir; buna binaen uzun müzakerelerin gerçekleşmesini siyasi bir oyun olarak anlayabiliriz, nitekim teklif edilen kişilerin bulundukları konumlar da çok yüksektir, yani inisiyatif alabilecek kişilerdir ve olası bir anlaşma durumunda çok büyük bir çatışmaya veya savaşa sebep olabilirler.13 Bununla beraber olası bir kuşatma yapılmadan önce yapılan müzakereleri daha makul tekliflerin değerlendirmesi olarak da düşünebiliriz ki kale komutanı veya yönetici konumundaki kişi vassal olmak istemese bile kendisi için ya da bulunduğu konum için düşündüğü en uygun senaryoyu isteyebilmektedir.14

Yani her iki dönemde de Osmanlı ve Osmanlı öncesinde de ister mühtedi ister Müslüman olsun serhat ve merkezden uzak noktaların motivasyonu ve kondisyonu15, rüşvet tekliflerinin önemli pozisyonlardaki ve coğrafyalardaki kişiler için genelde etkisiz kaldığı görülmektedir. Yine bahsettiğimiz gibi müzakerelerin uzaması stratejik bir hamle olarak gözükebilir, zira özellikle ortaçağda devletlerin istihbarat faaliyetleri sınırdaki ve sınıra yakın yerlerdeki askeri garnizonların ve yönetimlerin faaliyetleri altında yürütülmekteydi. Bu da sınırdaki yetkililerin daha esnek hareket edebilmesini sağlamaktaydı.

Osmanlı özelinde bakarsak mühtedilerin korsanlık faaliyetleri sık sık Osmanlı yönetiminin uyarılarına maruz kalmıştır. 16. yüzyılın yarısından sonra kuzeyli denizciler Akdeniz’e dolmaya başlayıp Garp Ocakları’nı üs bellemişler ve Osmanlı yönetimi altında akınlar yapmışlardır. Fakat 1571 İnebahtı Savaşı’ndan sonra kuzeyli denizciler Akdeniz’in batısında, kendi tebaalarına da saldıracak şekilde yağma yapmışlardır.16 Hâkimiyeti altında korsanlık yaptığı devletin tebaasının yağmalanması sonucu şikayetler artınca İstanbul’dan sık sık uyarılar ve tedbirler alınması gerektiği söylenmiştir. Fakat gerek Garp Ocakları’nın yönetiminin bozulmaya başlaması gerek de kuzeyli denizcilerin tutumlarına devam etmesinden dolayı kalıcı önlemler alınamamıştır.17

Daha önce bahsettiğimiz gibi Kuzey Afrika’da ve Avrupa’nın güneybatısında yoğunlaşan korsanlık faaliyetleri iki büyük erken modern devletin denizlerdeki “er meydanı” haline gelmiştir ve bunun daha önceden var olan kutsal savaş söyleminin daha elle tutulur ve yekvücut bir şekle büründüğü ifade edilebilir. Fakat İnebahtı sonrası daha fazla yıpranan güçler başka coğrafyalara yönelmişlerdir. Habsburglar halen Kuzey Avrupa’daki cephe ile uğraşmakta ayrıca Portekiz Krallığı’nı ilhak etmeyi düşünmekteydi buna mukabil Osmanlılar da Safevi cephesindeki boşluğu değerlendirmeye çalışacaktı.18

İki büyük gücün gölgesi etrafında, belli şartlar altında hareket eden Hristiyan ve Müslüman ve mühtedi korsanlar için denetlemenin ve kontrol mekanizmalarının zayıflaması, kutsal savaş söyleminin de geri plana düşmesine neden oldu, bununla birlikte her iki ayrı korsan faaliyetleri için hedefler hala kâfirlerdi.

Sonuç olarak Akdeniz’in ikiye bölünmüş yapısı içerisinde var olan insanlar hangi konumda bulunursa bulunsunlar içinde bulundukları mücadele ortamı her iki topluluk arasında yakın ve uzak ilişkiler için bir zemin oluşturmuştur. Mühtedilerin eski dinleri ile ilişkisi, hâkimiyetine girdiği devletin veya toplumun kültürüne ve anlayışına bağlılığını-samimiyetini tam olarak tespit edemeyiz fakat mühtedilerin özellikle İslam’a geçen mühtedileri ele alırsak bu insanların İslam dinine giriş nedeninin aslında bir kutsal savaş ve bunun etrafında gelişen anlayıştan kaynaklandığını anlayabiliriz; nitekim bu insanlar dinin temel inanç esaslarına ve temel kurallarını çok da fazla anlayamamalarına rağmen bağlıklarını sürdürmüşler ve bulundukları konumda görevlerini sürdürmüşlerdir.19 Garp Ocakları’na gelen kuzeyli denizcileri Osmanlı’nın dikkat ettiği levent korsan olarak serbestçe hareket edebilme kurallarına eskisine nazaran daha az itibar edilmesine rağmen gelen kişilerin hala Müslüman oldukları ve Müslüman olmaya devam ettikleri bilmektedir, buna binaen birlikte Hristiyan olup Garp Ocakları’nda altında korsanlık yapabilenler de vardır.

Garp Ocakları’nda Türkler ve Dini Yapı

Kemal ve Barak Reis ile Batı Akdeniz’e doğru çoğalmaya başlayan Türk leventler bölgede hâkimiyetleri arttıkça pek çok müttefikle beraber düşman da kazanmaktaydı. Barbaros kardeşlerin İspanyollara karşı başarılı seferleri de aynen böyle bir etki bırakmıştı.20 İspanyol zulmünden kaçan moriscolar ile Kuzey Afrika’nın yerli halkının desteği ve talepleri Barbarosların en büyük iki müttefiki olacaktı.21 Çünkü her ne kadar Kuzey Afrika’daki sultanlar destek verir gibi gözükse de fazla büyümelerini istemiyorlardı fakat siyasi konjonktüre rağmen Cezayir ve etrafındaki kentlerle birlikte fethedilen Trablusgarp ve Tunus Türk leventlerin ikinci vatanları olacaktı ve İber Yarımadası’ndan zorla gönderilen Müslümanlar korsanların faaliyetlerine ciddi katkılarda bulunacaklardı.

Türkler Garp Ocakları kurulduktan sonra buralara yerleşmeye de başladılar. Barbaros, verilen izin sonucunda Anadolu’dan gönüllü asker toplama hakkı elde etmiştir. Yeniçerilerle beraber Anadolu’dan gelen denizciler Garp Ocakları’nın sosyo-ekonomik yapısını birinci dereceden etkileyecekti. İspanyol ve Venedik güçlerine karşı koymaları Barbaros ve Barbaros gibi denizcilerin bulundukları konumu sağlamlaştırmıştır ki asıl önemli olan da sosyal tabanın desteğidir; nitekim leventler ilk başlarda Anadolu’dan yazılırken daha sonradan yerel nüfusa odaklanılmıştır ve asker yetiştirme bu ocaklarda gerçekleştirilmiştir.22 Bu yüzden yerel cemaatler, dini önderler, halkın inancı ve dini görüşünün temel bakış açısı çok önemlidir. Buradaki insan kaynağı, gerek deniz akınlarının arka planındaki işlerde (tersanede veya lojistik alanında) gerekse direk levent veya korsan olarak bulunmuşlardır, yani Osmanlı’nın denizdeki gücüne direk dahil olmuşlardır.

Garp Ocakları’nda yaşayan toplumun dini görüşü ve anlayışı Osmanlı ile aynı veya benzer olsa bile yukarıda bahsettiğimiz gibi serhat boyunun motivasyonu ve tarihsel süreçten gelen bir çalışma ortamı insanların Akdeniz’in kuzeyindeki toplumları devletleri ve politikaları hakkındaki görüşlerini ve fikirlerini kökten etkileyebilmektedir ve etkilemiştir; nitekim yeniçerilerin Garp Ocakları’na yerleşmesi ile beraberinde getirdikleri Bektaşilik kültürü sadece askerlerle sınırlı kalmamış gibi görünmektedir.23 Bununla beraber kutsal savaşı sürdürmek için Türklerin getireceği yeni bir anlayışa ihtiyaçları da yoktur, bahsettiğimiz gibi Kuzey Afrika’da İslam’ın yayılma süreci, Şerif organizasyonu ve askerlerin tutumu, kutsal savaş etrafında gelişen anlayışı temsil etmektedir.24 Fakat Türklerin gelmesiyle mücadelenin boyutu daha da büyümüş ve savaşların şiddeti artmıştır. 

Tüm bunlar dışında Türklerin Garp Ocakları’na yerleştikten sonra buradaki kültüre katkıları olmakla birlikte kendi kültürlerini de korumuşlardır.  Buradaki dini cemaatlerin ve önderlerin Türklere bakış açısı toplumun alt tabakası ve diğer sınıflarla ilişkili olan cemaatlerin toplumun görüşlerini temsil etmesi açısından önemlidir.25

Yani kısacası Garp Ocakları’nda Türklerin varlığı ve meşruiyeti dini inançlarından bağımsız değerlendirilemez. Hâkimiyeti altına aldıkları ve kontrol etmeye başladıkları topraklarda devam eden veya eskiye nazaran azalmış olan kutsal savaş söyleminin sönük kalmış olması dini toplulukların ve toplumun bunu tamamen unuttukları anlamına gelmez. Osmanlı geldikten sonra Garp Ocakları’nın kurulması ve deniz akınlarına başladıktan sonra insanların bu hareketlenmeyi ve akınları çok rahat kabul ettikleri ve kanıksadıkları bir gerçektir fakat siyasal otoritelere açık anlayışı ve çıkarcı politikaları bu sosyal tabanın anlayışından ve deniz faaliyetleri için gerekli olan insan kaynağını oluşturan Kuzey Afrika’daki toplulukların düşüncesinden ayrı değerlendirilmelidir. Halife olmuş bir padişahın İber’deki Müslümanlara yardım ettikten sonra İspanyol saldırılarını engelleyip ardından Rodos’u fethedip ve Malta üzerinde bir baskı oluşturduktan sonra Garp Ocakları’ndaki şehirlerin yerli insanları için en önemli meşruiyet kaynağı olarak görülmesi çok doğaldır. Siyasal otoritelerden bağımsız olarak bahsettiğimiz şekilde toplumun bakış açısı Akdeniz’de denizci kıtlığının olduğu yerlerde özellikle güneyinde denize kaynak sağlayan insanların, Osmanlı’nın halifelik meşruiyeti üzerinden Garp Ocakları’na bakış açısı ve korsanlık faaliyetlerine bakış açısı konunun anlaşılması açısından büyük önem arz eder. Doğal olarak Ortaçağ’da bir kent insanının olaya bakış açısı pragmatik olsa da yeniden fetih ve Kuzey Afrika’daki İslam dininin yayılma şekilleri Hristiyan ve Müslümanlar açısından, siyasal güçlerin bu söylem ekseninde yaptığı savaşlar ve çatışmalardan ayrı kalması çok zordur. Bu durum insanların ve kentteki toplumların birbirlerine bakışını doğal olarak etkilemektedir.

Sonuç

Akdeniz’in bir içdeniz olması ve özellikle batı doğu ve kuzey güneyin ayrılmasından dolayı pek çok farklı teori ve paradigma üretilmiştir. Braudel’le birlikte Akdeniz’in ikiye bölünmüş ve değişmez sınırlara sahip olan yapısı daha esnek ve geçirgen bir yapıya bürünmüştür; iktisadi faktörler bu ikili bölünmeyi daha yumuşak ve geçirgen bir sınır haline dönüştürmüştür. Fakat Akdeniz’in deniz kültürünün bulundukları kıtadan yani karalardan kopuk olamaması sebebiyle bu çizilmeye çalışılan ve geçirgen olarak düşünülen sınır daha farklı bir şekilde yorumlanmalıdır. Devletlerin kendi eylemlerini meşrulaştırmasında kullanılan dini ve kutsal savaş söyleminin daha farklı bir şekilde incelenmesi gerekmektedir. Akdeniz her ne kadar karaya nazaran daha geçirgen ve esnek standartlara sahip olsa da Akdeniz’de bir denizci olabilmek için gereken gereksinimler iki bölünmüş yapı içerisinde gerçekleşen olaylar, savaşlar, çatışmalar ekseninde insanların denizcilikle alakalı eylemlerinde farklı bir motivasyonu vurgulamıştır.

Özellikle 11. yüzyıl ve sonrasında gelişen olaylarla birlikte böyle bir motivasyon daha fazla öne çıkmıştır. Devletlerin savaş için kullandıkları dini söylem ve kutsal savaş motivasyonu toplum içerisinde yer bulmaya başlamıştır. Denize insan kaynağı sağlayan kıyıdaki kentler için ticaret ekseninde yumuşayabileceği düşünülen sınırlar veya dini söylem, Akdeniz’in iklimi ve bir denizcinin karşılaşabileceği olasılıklar etrafında zayıflamıştır. İnsanların denizin belirsizlikleri ve enginliği etrafında sahip olması gereken cesareti ve motivasyonu, sadece ticaret ve köle amacıyla yapmadıkları düşünülebilir, zira her ne kadar yazın sefere çıkılsa da ve denizcilik faaliyetleri artsa da “tanrının gazabı her an günahkâr olan Hristiyanlar üzerine gelebilir”. Bundan mütevellit halen dinin insan yaşamının temeli olduğu bir çağda karada yaşayan toplumların hayatları belirli ve stabil olmaktayken daha dindar oldukları düşünülürse, denizciler için aynı şeyi söylemek mümkün olmayabilir.

Akdeniz’de denizcilerin (aslında kıyıda yaşayan insanların) karşılaşabileceği olasılıklar çok fazladır, buna binaen korsanlık yapan veya savaşan askerler için daha tehlikeli bir durum söz konusudur. Esir edilme ve öldürülme ihtimali çok olan bir deniz seferine çıkmak bahsettiğimiz gibi sağlam bir motivasyon talep eder. 9. yüzyılda Arap fetihlerinin Akdeniz’in batısında ve Akdeniz’in güneyindeki adalara ulaşmasıyla beraber, 11. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar devam edecek bir yeniden fetih süreci Akdeniz’in iki ayrı kıtasındaki ve kıyısındaki insanların veya denizcilerin eylemlerini ve düşüncelerini etkilemediğini ya da çok zayıf kaldığını söyleyemeyiz. Her ne kadar istisnalar olsa bile siviller veya askerler eylemlerinde bu gerçekliği göz ardı edememişlerdir.

Osmanlı Devleti ve Habsburgların mücadelesi sırasında politik ve siyasi anlayışla da güçlenen bu motivasyon, korsanların veya deniz akıncılarının faaliyetlerinin sınırlanmasında veya belirlenmesinde etkili olmuştur. Garp Ocakları’nda korsanlık veya leventlik yapacak kişilerin serbest hareket edememesi ve bunu bilerek hizmet altına girmesi veya Rodos ve Malta‘daki şövalyelere anakaradan verilen destek ve bu desteğin ne gibi şartlarla sağlandığının belirlenmesi ve bunun farkında olunması ki farklı dine inanan korsanlar, askerler veya liman kentlerinin iki büyük gücün iddia ettiği politik ve siyasi argümanın farkında oldukları anlamına gelmektedir.

Konunun motivasyon etrafında şekillenmesi 1500’lerde yaşamış bir levendin, korsanın veya denizcinin psikolojik tahlilini yapmaktan ziyade, Osmanlı’nın genişlemesiyle İspanya’nın Kuzey Afrika ve Akdeniz’in doğusuna genişleme isteğinin aynı zamana denk geldiği ve Avrupa’nın denizci güçlerinin hâkimiyeti altındaki coğrafyada, denizcilik kültürü açısından Hristiyanlar kadar maharetli olmayan bir milletin hangi şekilde bu güçleri Ege’den çıkarıp Batı Akdeniz’e sıkıştırdıktan sonra aldıkları önlemleri de etkisiz bırakarak denizcilik faaliyeti yürüttüklerinin bir tahlilini yapmaktır. Bu bağlamda korsanlara motivasyon sağlayan dini inanç, denizlere “insan kaynağı” olmasından dolayı önem arz eder. Denizde yapılacak herhangi bir faaliyette kaptanın maharetiyle beraber tayfasının becerikliliği de önemlidir. Batı Akdeniz’de erken dönemlerdeki hızlı yayılmanın en büyük nedenlerinden biri de levent ve korsanların becerikliliğinde ve bu becerikliliği cesaretle kullanabilmelerinde saklıdır, böylece merkezi donanmaları bile yıpratabilmiş ve zaferler elde edebilmişlerdir.

  1. Hess, Forgotten Frontiers, s.60. ↩︎
  2. Susan Rose, Islam versus Christendom: The Naval Dimension, s. 199. ↩︎
  3. John H. Pryor, a.g.e., s.109. ↩︎
  4. John H. Pryor, a.g.e., s.135-165. Pryor kitabında bu rotaların Akdeniz’deki mücadeleleri temelden etkilediğini ifade etmektedir. ↩︎
  5. Robert I. Burns, Piracy as an Islamic-Christian Interface in the Thirteenth Century, s.259. ↩︎
  6. Hess,  Forgotten Frontiers, s.62. ↩︎
  7. Bostan, Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği, s.111-112. ↩︎
  8. Bostan, Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği, s.97. ↩︎
  9. Atilla Çetin, Garp Ocaklarında Türk Varlığı, 927-928. ↩︎
  10. Emrah Safa Gürkan, Sultanın Korsanları, s.59-62. ↩︎
  11. Emrah Safa Gürkan, Sultanın Korsanları, s.37-38. ↩︎
  12. Jose Paez, Negotiating with the “Infidel”, s.196. ↩︎
  13. Emrah Safa Gürkan, Sultanın Korsanları, s.66. ↩︎
  14. Emrah Safa Gürkan, Sultanın Korsanları, s. 197-198. ↩︎
  15. Emrah Safa Gürkan, Sultanın Korsanları, s. 198. ↩︎
  16. İdris Bostan, Garp Ocaklarının Avrupa İle Siyasi Ve Ekonomik İlişkileri (1580-1624), s.59; Maurice Aymard, XVI. Yüzyılın Sonunda Akdeniz’de Korsanlık ve Venedik  s.223-225. ↩︎
  17. Aziz Samih, Şimali Afrika’da Türkler-2, s.3. ↩︎
  18. Hess, Forgotten Frontiers, s.102-103. ↩︎
  19. Emrah Safa Gürkan, Sultanın Korsanları, s.76-77. ↩︎
  20. Hess,  Forgotten Frontiers, s.70. ↩︎
  21. Andrew C. Hess,  The Moriscos: An Ottoman Fifth Column in Sixteenth-Century Spain, s.7-9, Morsicolar’ın isyanlarının Habsburglar tarafından nasıl yorumlandığına dair görüş s.4. ↩︎
  22. Atilla Çetin, Garp Ocaklarında Türk Varlığı, Türkler Ansiklopedisi, s.928. ↩︎
  23. Mehmet Tütüncü, Cezayir Bekçisi Veli Dede, s.13-14. ↩︎
  24. Hess, The Forgetten Frontiers, s. 48-53. ↩︎
  25. Atilla Çetin, Garp Ocaklarında Türk Varlığı, Türkler Ansiklopedisi, s.931-933. ↩︎


Yorum bırakın