Giriş
Türk boyları Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’nun batısına kadar yayılmışlardı. Batıda en uç noktada olan beylikler donanma gücü iyice zayıflamış Bizans’a ve Venedik ile Ceneviz’in ticaret kolonilerine yağma akınları düzenlemişler ya da küçük tekneleriyle vur-kaç yaparak zarar vermeye çalışmışlardır. Aynı şekilde Osmanlı’nın Anadolu’yu hâkimiyeti altına alması ve Ege’ye önemli ölçüde yerleşmesiyle beraber, bu coğrafyadaki veya adalardaki Türk denizcileri Akdeniz’e doğru akmaya ve akabinde diğer Akdeniz güçlerini tehdit etmeye başlamışlardır. Denizin, denizcilik kavramının ve kültürünün karaya nazaran zayıf olduğu bu topluluklar, İtalya’nın ticaret imparatorluklarına üstünlük kurup, Anadolu’ya hızlıca yerleştikleri gibi Akdeniz’in doğusuna yerleşip kontrol etmeye başlamaları, diğer güçler için bir tehlike ve müdahale edilmesi gereken unsur olarak görülmüştür. Garp Ocakları’nın kurulmasıyla Akdeniz’e yerleşen Osmanlı denizcileri motivasyonlarını tehlikeli bir coğrafyada, güçlü ve sağlam bir şekilde ayakta tutmak zorundaydılar. Anadolu’nun çok uzağına yerleşip aileler kuran Türkler ne gibi bir motivasyonla, Akdeniz’in batısını da tehdit eder duruma gelmişlerdir?
Osmanlıların Denizlere İnmesi ve Akdeniz
Osmanlılar ilk olarak Karesi Beyliği’ni kendi topraklarına katmalarıyla beraber bir donanma teşkil etmeye başlamışlardı. Özellikle Rumeli’de yürütülen akınlar için donanmanın varlığı önemliydi. Bu nedenle çeşitli yerlerde küçük tersaneler kurulup burada küçük gemiler üretilmeye başlanmıştır. Böylece Orhan Bey zamanında Osmanlı deniz kuvvetlerinin ilk nüvesi teşkil edilmiştir.1
Batıya doğru, fetihlere devam etmek için Gelibolu’nun önemli bir basamak olduğu anlaşıldı. Kosova Savaşı’na giden süreçte I. Murat ve daha sonrasında Yıldırım Bayezid’in donanmaya önem vermesiyle, yine Yıldırım Bayezid’in emriyle Saruca Paşa Gelibolu Tersanesi’ni tahkim etmekle ve yenilemekle görevlendirildi.2 Böylece ilk büyük Osmanlı tersanesi inşa edilmiş oldu.
Çelebi Mehmet zamanında Osmanlılar Venedik ve Ceneviz güçlerine karşı mücadele etmeye başladılar. Çalı Bey Venedikliler’den Naksos dukasına ait bazı adaları vurup geri çekildi, akabinde meydana gelen savaşı kaybetti ve Çalı Bey şehit oldu.3 Bununla beraber Venedik güçleri de büyük hasara uğramışlardı. Bu denli erken zamanda Venedik gibi büyük bir deniz gücüne zarar verebilmesi Osmanlı denizciliğinin beslendiği unsurların ve Osmanlı denizcilerinin motivasyonunun anlaşılması açısından önemlidir. Zira Osmanlı güçleri Fetret Devri gibi siyasi bir kargaşa döneminden sonra tekrardan hızlı bir şekilde teşkilatlanıp Venedik güçlerine karşı harekete geçebilmişlerdir.
II. Murat ve II. Mehmet’in Karadeniz ve Ege’deki faaliyetleriyle Osmanlı deniz gücünün artık göz ardı edilemeyecek olduğu anlaşılmaya başlandı. II. Mehmet’in boğazda inşa ettirdiği hisar ve İstanbul’un fethi için hazırlattığı donanma (ki bu donanmanın bir kısmı karadan Haliç’e indirilecekti) ile Osmanlı filosu güçlenmiş ve büyümüştü.4 Böylelikle merkezî bir deniz gücü oluşuyor bununla beraber kıyılarda Türk denizcilik kültürü gelişme gösteriyordu. İstanbul’un fethinden sonra Karadeniz ve Ege’de tam hâkimiyet sağlamak gerekiyordu, nitekim buradaki Venedik gücü hala büyük bir tehditti. 1463-79 Venedik Savaşı ardından Karadeniz’de Kırım ve Ege’de Eğriboz’un fethiyle beraber Otranto’ya çıkarma yapılarak Batı Akdeniz’e açılmaya çalışılmıştır, fakat Osmanlı’nın iç problemlerinden dolayı bırakılmak zorunda kalınmıştır.5
II. Bayezid’le birlikte Venedik’le olan mücadeleden dolayı gemi yapımına daha da fazla önem verilmiştir ki 1499-1502 Osmanlı-Venedik savaşı, Osmanlıların zaferi ve Venedik ticaret yollarını ele geçirmesiyle sonuçlanmış; öyle ki Osmanlı donanması 1503’e gelindiğinde 300’ten fazla gemi ve kayıkla Doğu Akdeniz’de en geniş filo konumundaydı.6 Deniz filosunun genişlemesiyle beraber Hint Denizi’ne, Memlükler’e destek olmak için deniz gücü yollayabilmişti. Buna binaen Osmanlı denizciliği hâlâ Venedik gibi denizci yetiştirecek seviyeye ulaşmamıştı; denizcilik için insan kaynağı haline gelen ticaret, Osmanlılar açısından Venedik ve Ceneviz’deki kadar ilerlememişti.7 Bütün bu gelişmelerle beraber operasyonların ve akınların başında leventlikten gelme reisler yer alıyordu: Kemal ve Barak Reis.8 Bu gibi reislerin yavaş yavaş ortaya çıkması denizcilik kültürünün oturmaya başladığına işaretti. Son olarak I. Selim zamanında inşasına başlanan büyük Haliç tersanesiyle Osmanlı denizciliği teknik safhasını çağdaş seviyeye ulaştırmış hatta ötesine de geçmişti. Tecrübe safhasını ise Venedik ve Ceneviz gemilerini vurup ayrıca Rodos veya Malta gibi adalara akın yaparak yıpratma harekatları sürdüren Türk denizciler yani leventler geliştirmişti.
Ege’de Venedik’le olan mücadeleyle beraber Mısır seferi ve İstanbul’un fethinde donanmanın etkin bir şekilde kullanılması veya adaların fethiyle beraber hareket serbestisi kazanması ile Osmanlı donanmasının batıya doğru hareketinin önü açıldı ve bu hareketin öncüleri de Akdeniz’in doğusu ile Ege’de Hristiyan güçlere karşı saldırılar düzenleyen Türk denizcilerdi. Leventler İslam’ın gaza ve cihat anlayışıyla hareket etmekte olan korsanlardı (levent veya gönüllü reis) ve Osmanlı’nın harekatlarına komuta etmekteydiler.9 Akdeniz’in batısıyla ilk teması sağlayan leventler kuzey-güney, doğu-batı ekseninde bölünmüş denize daha “net” bir şekilde şahit olmuşlardır.
Leventlerle İber ve Kuzey Afrika Müslümanlarının ilk teması Gırnata Emirliği’nin Osmanlı’dan yardım istemesi sonucu olmuştu. Gırnata’nın talebi sonrasında Kemal Reis tayfasıyla beraber saldırıya geçmişti. Saldırı yapılan hedeflerin ardından muhafazaya geçtikleri yerler, bu kuvvetin hedefinin ufak çapta bir korsan harekâtı olmadığını ve gaza olarak yorumlanabileceğini göstermektedir.10 II. Bayezid zamanında Cem olayı ve Portekiz meselesi yüzünden rahat bir şekilde hareket edilememiştir fakat kuvvetle muhtemel lojistik ve asker desteği sağlanmıştır.11
İspanya’dan sürülen ve göç etmeye zorlanan Müslümanlara “morisco” denmekteydi. Kemal Reis’in faaliyetleri ve daha sonra Barbaros’la devam edecek süreç moriscoların Kuzey Afrika’ya yerleşmesiyle beraber Garp Ocakları’nın seri korsan harekatlarının önünü de açacaktı. Nitekim bu topluluk, dini baskı, zorla Hristiyanlaştırılma veya çeşitli şekillerde aşırı baskıcı bir tavırla yurtlarını terk etmelerinden dolayı Müslüman korsanlara oldukça yardımcı olacaklardır.12 Türk korsanların Orta Akdeniz’e akışı ve geniş Akdeniz’in doğusunu kontrol etmelerinin akabinde moriscolara uygulanan baskı ve moriscoların korsanlarla ilişkisi Türk korsan faaliyetlerini Akdeniz’de artıracak hatta İspanyollarla mücadele edebilecek kadar güçleneceklerdir.
Leventler
Türklerin Anadolu coğrafyasında gelip batıya doğru yerleşmesinden sonra Türk denizciliği kendini geliştirme fırsatı bulmuştur. Erken Türk denizci güçleri, Menteşe Beyliği’nin veya Aydınoğlu Umur Bey’in faaliyetleri ile Ege’de var olmuşlardır. Venedik, Ceneviz ve Bizans güçleri ile çarpışıp yağma faaliyetleri yürütmüşlerdir. Osmanlı Devleti, Anadolu’da siyasi birliği sağladıktan sonra bu denizci beyliklerinin ve diğer yerli ahalilerin tecrübelerinden istifade ederek bu geleneği aynı şekilde sürdürmüşlerdir.13
Leventlerin gelişip kimliğini kazandığı süreç 15. yüzyılın ortasından sonra özellikle İstanbul’un fethinden sonra başlamıştır. Leventler iki türlü olarak ortaya çıkmış ve gelişmiştir: bunlardan biri donanmada diğer kısmı da serbest olarak hareket etmiştir. Osmanlı kaynaklarında serbest olanlar korsan olarak adlandırılıyordu, buna binaen Müslüman gemileri yağmalayan veya Osmanlı’nın çizdiği sınırların dışına çıkmayan leventler ise gaza yapanlar olarak görülmekteydi ve devlet bu korsanların faaliyetlerini engellemek için her birine kefil tayin etmiş ve kefilsiz olanların karaya çıkmalarına engel olmuştur14; bu şekilde hem limandaki hizmetten yararlanamayacak hem de gemisine ikmal yapıp tayfasına adam bulamayacaktı. Bu gibi önlemler levent ve korsanların ayrı bir kimliğe ve bir o kadar da ince bir ayrıma sahip olduğunu göstermekteydi. 15. yüzyılın başından itibaren sayıları artarak faaliyet gösteren leventler Garp Ocakları’nın teşkilatlanmasında temel bir faktör olacaktı.
Türklerin Batı Akdeniz’deki Konumu ve Korsanlık
Endülüs Müslümanları için yardıma gelen Kemal Reis ve Burak Reis halkın talebi doğrultusunda ve akabinde Barbaros kardeşlerin Cerbe’yi üs edinmesiyle İspanyollara karşı mücadeleye giriştiler. 1525 yılında Cezayir ve etrafındaki kentlerin ele geçirilmesiyle beraber Cezayir Sultanı ilan edilen Hızır Reis, İspanyolların daha büyük bir kuvvetle saldıracağından ve artık daha da güçlenip Avrupalı deniz güçlerinin hedefi haline geldiğini bildiğinden dolayı İspanya gibi bir güçle tek başına mücadele edemeyeceğinden I. Selim’e bağlılığını bildirdi. Cezayir’in savunması ve denizcilik için 2000 yeniçeri ve topçu ile askere yazma izni verildi. Böylece Garp Ocakları’nın ilk üssü olan Cezayir Osmanlı hâkimiyeti altına girmiş oldu.15 1534’te Tunus’a ve 1551’de Trablusgarp’a hâkim olunmasıyla beraber Garp Ocakları’nın üç büyük kenti korsanların önemli limanları haline geldiler.
Üç önemli liman ve diğer limanlarla beraber kuzeye yapılan akınlar giderek artmaya başlamış ve İspanyol ile Venedikleri rahatsız etmişti. Bu iki büyük deniz gücü de kendi destekledikleri korsanlar olan Rodos ve Malta şövalyeleriyle Garp Ocakları’nın yaptıkları akınları engellemeye çalışıyorlardı veya aynı şekilde ticaret filolarını ve hac kafilelerini de yağmalıyorlardı ki Rodos şövalyelerinin 1522 yılında fidye için esir ettikleri 26 kişiden 20’si Müslüman 6’sı Yahudiydi.16
Akdeniz’in iki ayrı parçaya bölünmüş yapısı korsanların da faaliyetlerini etkiliyordu.17 Aslında korsanlık gibi bir faaliyeti yapmak her iki taraf için de çok zordu, nitekim adalarda bulunan Hristiyanlar sürekli bir ikmal ihtiyacıyla iştigal olurken, Müslüman korsanlar için coğrafya ve iklim çok acımasızdı. Bu sadece korsanlar için değil tüccar gemileri için de zor bir durumdu, nitekim Akdeniz coğrafyasında kuzeybatıdan esen hafif rüzgarlar İspanyollar için oldukça avantajlıydı ki rüzgarın çok sert ve güçlü olmamasından dolayı İspanyollar seyahat ve seferlerinde kalyonlarını rahatça kullanabilmişlerdir.18 Aynı şekilde Rodos ve Malta için sürekli ikmal edilmek zorunda olması bu adaların olası bir kuşatılma senaryosunda kendilerine yardım gelmezse hiçbir şekilde dayanamayacakları anlamına gelmektedir ki Garp ocaklarının kurulmasından sonra da artarak devam eden yağma ve akın faaliyetleri kuzeydeki kıyılar dahil adaların da lojistiğine darbe vurmuştur.
İki büyük Akdeniz gücü için bu alanların hepsi ticaret ve dolayısıyla korsan rotalarıydı ve sürekli kontrol edilmesi gerekiyordu. Güneydeki Müslüman denizciler (yani korsanlar) için barış zamanındaki görev, Kuzeye daha yakın olan Rodos-Malta korsanları tarafından kontrol edilen hatları (ticaret veya stratejik) sürekli saldırı altında tutarak hem adaları hem de İspanyol-Venedik güçlerinin ekonomilerini yıpratmaktı.19 Nitekim Osmanlılar da bu yağma faaliyetlerinin çerçevesini ahitnamelerle çizmekte ve dâru’l-harb ve dâru’l-sulh kavramlarıyla askeri eylemlerinin çizgilerini belirlemekteydi. Yani Osmanlı korsanları aslında Osmanlı Devleti’nin siyasetini ve kurallarını kabul ederek ancak bu şekilde yağma ve akın yapabiliyordu. Bunun dışına çıkan kişiler de “harami levent” olarak adlandırılmaktaydı.20
Akdeniz’de Haçlı ve Hilal Mücadelesi
Din kavramı da Akdeniz’in serhat boyunda kendine yer bulmaya çoktan başlamıştı. Haçlı Seferleri’ne giden süreçte İspanyol “yeniden fetih” hareketi ve akabinde Papa’nın Kutsal toprakları geri alma çağrısı Avrupa’nın bütün sınıflarında yanıt buldu. Kuzey Afrika coğrafyası 11. yüzyılda doğrudan bir Hristiyan tehdidi altında değilken 14. yüzyılda ve özellikle 15. yüzyılda Portekiz açılımı ile Fas ilk hedef olmakla birlikte İspanyollar yarımadayı tamamen “temizledikten” sonra Cezayir ve Tunus ilk hedefleri haline gelmişti. Osmanlı’nın Akdeniz’in batısında görünmeye ve etkili olmaya başlamasıyla ilk karşılaştıkları şey Kuzey Afrika’ya yapılan İspanyol taarruzları ve garnizon kuşatmalarıydı, yani fethetme amacıyla saldırıyorlardı. Oruç ile Hızır Reis Tunus sultanının emrine girdiklerinde İspanyolların pek çok garnizonunu ve stratejik noktalarını ele geçirmeye başlamışlardı bile.
Akdeniz’in bu düalist ve birbirine düşman yapısı, Müslüman ve Hristiyan tebaaları belli bir yere yerleştirmekteydi.21 Osmanlılar Akdeniz’in batısına gelmeden önce bu ikili mücadele durumu Kuzey Afrika’nın bölünmüş yapısından dolayı çok da fark edilmiyordu fakat yine de belli dereceye kadar etkiliydi. Aynı durum kuzeydeki Hristiyan deniz güçleri için de geçerliydi, Venedik ve Ceneviz dışında İber yarımadasındaki feodal krallıklar Müslümanların Kuzey Afrika’daki durumuna oldukça benzemekteydi. Fakat Portekizlerin açılımı, Kastilya-Aragon birleşmesinin Osmanlı’nın Akdeniz’in ortasına akmasıyla aynı sürece denk gelmesi, Akdeniz içindeki bölünmeye anlam ve değer kazandırmaktaydı. Kuzey Afrika’daki bu topluluklar ilk önce kendi etrafındakilere karşı bir “cihat” yapacaklar daha sonra biri Müslüman diğeri Hristiyanlığı savunan iki güç olarak karşılaşacaktı, böylece kutsal savaş ve din söylemi önceden olmadığı kadar öne çıkacaktı.22 Yani iki büyük imparatorluğun karşı karşıya gelmesinden önceki hâkim güçlerin veya korsanların faaliyetleri ile geldikten sonraki faaliyetleri arasında nitelik, nicelik ve anlam açısından büyük farklılıklar vardı.
Dini motivasyonun Akdeniz’de etkili olmasının bir diğer nedeni siyasal etkiden bağımsız olarak sosyal alanda daha güçlü bir şekilde ortaya çıkan inanç faktörüydü. Araplar Yakın Doğu coğrafyasından batıya doğru giderek sahra altı Afrika topluluklarıyla karşılaşıp etkileşime girmişlerdir; böylece İslam dini görece daha Sufi ve eylem odaklı bir anlayışla Kuzey Afrika’ya yayılmıştır.23 Dini inanç ve bu anlayış teorik olmaktan ziyade daha çok eylem topluluklarıyla karşılaşmış, inanca göre daha çok müdahaleci ve yayılmacı bir anlayışla hareket etmiştir. Tabii ki Osmanlı gibi Ortodoks Sünni bir inanç gibi sayılmasa da berberi kabilelerin sosyolojik yapısından dolayı bu şekilde bir inanç ortaya çıkmıştır. Her ne kadar Sufi, heterodoks ve eylemci anlayış hâkim olsa da berberi kabileleri arasında Ortodoks Sünni inanca sahip olup daha eylemci olan topluluklar da ortaya çıkmıştır ve bunlardan biri de Murabıtlar’dı. İbn-i Yasin önderliğinde kurulan Murabıtlar Kur’an, sünnet ve kutsal savaş kavramlarını iyi bir şekilde harmanlayıp Afrika’daki ve Kuzey Afrika’daki diğer Müslüman ve Müslüman olmayan berberi kabileleri hâkimiyeti altına alırken kullanmıştır.24 Ayrıca Sufi veya Ortodoks İslam’ın yayılmasında popüler bir din anlayışı daha çok öne çıkmıştır, bundan dolayı tekke ve tarikatlarla beraber aziz kültleri de güçlü bir şekilde ortaya çıkmıştır.25 Tüm bu eylemci yayılmacı ve müdahaleci anlayış tabii olarak siyasal alanla sınırlı kalamazdı; popüler bir anlayışla yayılmasından dolayı insanlar arasında da özellikle siyasal hakim güçlerin söylemleriyle beraber kutsal savaş nosyonu Batı Akdeniz’de kendisine rahatlıkla yer edinebilmişti.
11. yüzyılda Endülüs Emevîlerin zayıflamasıyla kendisini gösteren “yeniden fetih” hareketi ile büyük bir motivasyonla harekete geçen İber krallıkları ve Haçlı kavramı ile hemen hemen aynı zamanda ortaya çıkan Kuzey Afrika’daki berberi Müslüman devletleri çatışmaya başlamıştır. Bunlar arasında Murabıtlar ve Muvahhitler, Endülüs Emevîler’in haçlılara karşı yardım çağrısına cevap vermişlerdir.26 Bu çatışmaya yine Afrika’da Tunus’ta kurulup Mısır’ı alan Fatımiler de katılmış ve diğer Müslüman devletlerin desteğinden yoksun bir şekilde Haçlı donanmalarına karşı koymak zorunda kalmışlar ve yıkılışlarını hazırlamışlardır.27 Muvahhitler, Murabıtlar veya Fatımilerin haçlılara veya Hristiyanlara karşı olan mücadelesinin samimi olup olmadığı tartışılabilir ise de 11. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar artarak devam eden bir dini bölünme ve kutsal savaş kavramı, Kuzey Afrika ve Güney Avrupa devletlerin politikalarını belirlemede denizlerdeki faaliyetlerini sürdürmede veya halkın direkt kendisinin buna tepkisi ekseninde, kendisini şiddetli bir şekilde hissettirmiştir. Müslümanlar 9. yüzyılda Kuzey Afrika’dan ve İber coğrafyasından Avrupa’nın güneyindeki stratejik noktaları ele geçirip Avrupa ve Bizans ticaretini abluka altına almışlardı. Avrupalı güçler ve denizciler sahip oldukları, ticaret için önemli olan bu stratejik noktaları kaybetmesinden sonra Endülüs Emevî ve Fatımi güçlerini bir hedef olarak belirlemeye başladılar. 11. yüzyılın yarısından sonra Bizans deniz gücünün gelişmesinin akabinde bu stratejik noktalar teker teker kaybedilmeye başlandı ve Müslümanlar tekrardan Kuzey Afrika çevresinde kısıtlı kalmaya başladılar.28
Müslümanların denizlerde gerilemeye başlamasının nedeni çeşitli şekillerde açıklanmıştır. Örneğin İbn-i Havkal Müslümanların zenginlikten sonra eskisi gibi bir motivasyona sahip olmadıklarını söyler ve bu yüzden “kafirlere” karşı bu mukavemeti göstermediklerini aktarır.29 Kuvvetle muhtemel denizdeki erken Arap fetihleri Avrupa içinde ortak hedef ve kutsal savaş söyleminin temelini oluşturacaktı ve bu söylem yeniden fetih ve Haçlı Seferleri sırasında çok güçlü bir şekilde kendisini gösterip Osmanlı ve Habsburg güçlerinin Batı Akdeniz’deki mücadelesindeki savaşların denize taşmasından sonra imparatorluk kavramı ve ideali altında kendisine yer edinmeye başlayacaktı.
15. ve 16. yüzyıldan önce yaşanan tüm bu olaylar etrafında Müslüman ve Hıristiyan mücadelesi arasındaki kutsal savaş veya dini eksende devam eden korsanlık faaliyetleri her iki taraf için de yek vücut olmuş bir hâkimiyetin oluşmasını bekleyecekti ki Osmanlı ve Habsburg hanedanlarının Batı Akdeniz’deki mücadelesinde politikalar ve taraflar daha net çizgide birbirlerine ayrılmıştır, nitekim 14. yüzyılda ve 16. yüzyıl öncesinde Müslüman devletlerin ve Hristiyan devletlerin görece bölünmüş yapısı kutsal savaş veya din eksenli faaliyetlerin sıklıkla siyasal söylemin ve siyasal kararların arkasına düştüğü görülmüştü fakat bu iki taraf için de İber yarımadası ve Sicilya etrafında veya Adriyatik’te devam eden korsanlık mücadelelerini olduğu gerçeğini yine de değiştirmeyecekti.30
- İdris Bostan, Osmanlılar ve Deniz, Küre Yayınları, s.14. ↩︎
- Bostan, Osmanlılar ve Deniz, s.15. ↩︎
- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Merkez ve Bahriye Teşkilatı, s.391. ↩︎
- Bostan, Osmanlılar ve Deniz, s.18. ↩︎
- Bostan, Osmanlılar ve Deniz, s.19. ↩︎
- Richard Harding, Top, Tüfek ve Süngü, Kitap Yayınevi, s.105. ↩︎
- Andrew C. Hess, Forgetten Frontiers: A History of the Sixteenth Century Ibero-African Frontier, , s.69. ↩︎
- Uzunçarşılı, a.g.e., s.392. ↩︎
- İdris Bostan, Osmanlılar, İslam Ansiklopedisi, s.513-514. ↩︎
- Muzaffer Arıkan, XIV.-XVI. Yüzyıllarda Türk İspanyol-İlişkileri ve Denizcilik Tarihimizle İlgili İspanyol Belgeler, s.30. ↩︎
- Bostan, Osmanlılar ve Deniz, s.23. ↩︎
- Aziz Samih, Şimali Afrika’da Türkler-1, s. 53, 59. ↩︎
- Halil İnalcık, Türk Denizcilik Tarihi, s.31-32. ↩︎
- Mücteba İlgürel, Levent, TDV İslam Ansiklopedisi, s.149-150. ↩︎
- Attila Çetin, Garp Ocakları, İslam Ansiklopedisi, s.383-384. ↩︎
- Nicolas Vatin, Rodos Şövalyeleri ve Osmanlılar, s.102. ↩︎
- Bkz. Fernand Braudel, Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, s.146-163. ↩︎
- John H. Pryor, Geography, Technology and War, s.38, s. 99-100. ↩︎
- Bkz. John H. Pryor, Geography, Technology and War, korsanlık faaliyetlerini anlatırken bu rotalar üzerinde durmuştur. ↩︎
- İdris Bostan, Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği, s.24. ↩︎
- S. D. Goitein, A Mediterrinean Society, s. 332. ↩︎
- David Robinson, Muslim Societies in African History, s.37. ↩︎
- Robinson, a.g.e, s.37. ↩︎
- Robinson, a.g.e, s.39. ↩︎
- Andrew C. Hess, Forgotten Frontiers, s.47. ↩︎
- İsmail Yiğit, Murabıtlar, İslam Ansiklopedisi. ↩︎
- Murat Öztürk, Fatımiler’in Deniz Gücü ve Akdeniz Hakimiyeti, s.133. ↩︎
- John H. Pryor, a.g.e., s. 109. ↩︎
- John H. Pryor, a.g.e., s. 146. ↩︎
- David Robinson, a.g.e., s.77. ↩︎

Yorum bırakın